Dava sahibi olmak doğal bir süreçtir. Okuyan insan düşünür. Düşündükçe etrafındaki eksiklikleri, toplumun yamalı yönlerini fark eder. Bu fark ediş hem daha çok okumaya hem de daha çok düşünmeye iter. Bunun ötesinde düşünen ve okuyan kişi toplumun aksayan yönlerini hissetmeye başlar. Hissetmekse dertlenmeye sebeptir. Nihayetinde dert sahibi olmak dava sahibi olmaya götürür.
Bir davaya gönül vermek güzeldir. Zira bu hisseden bir birey olduğumuzu gösterir. Ancak bir davaya nasıl gönül verdiğimiz ve o dava için neler yaptığımız yani durduğumuz çizgidir önemli olan.
Mesela dava sahibi olmayı birilerini taklit etmek şeklinde algılıyorsak bir problemimiz var demektir. Yahut insanları “bizimkilerin” dünyasına çağırıp gafletten uyandırmaya çalışıyorsak yine bir problemimiz vardır. Eğer fikirlerin değil de adamların peşindeysek dönüp kendimizi hesaba çekmemiz gerekmektedir. Salt doğruyu kendimizde görüyorsak ve itibar ettiğimiz isimlerin herhangi bir yanlışlarının olabileceği aklımızın ucundan dahi geçmiyorsa yani itibar ediyor olmamız dosdoğru bakmamızı gölgeliyorsa derdimizin ne olduğunu ve neden bir davanın saçaklarına sığındığımızı sorgulamalıyız.
Seksenli yılların İslamcı gruplarına baktığımız zaman karşımıza çıkan tablo; heyecanlı, dinamik, izinde gittiklerinin ilkelerini ve gayelerini özümsemiş, hareketli aynı zamanda mücadeleci bir gençlik… Devasa meziyetli görünen ve münevver kimselere yoldaşlık eden bu dönem gençlerinin ne yazık ki biz sonraki nesillere bıraktıkları miras anlaşılmamakta…
Büyüklerinden duyduklarının, gördüklerinin ve öğrendiklerinin ne olduğunu hakkıyla kavrayamayan bizlerle beraber çarpık dava anlayışları türedi. Dava sahibi olmayı fanatiklik zanneden, mücadele etmeyi kavgacılıkla karıştıran, fikirlerini dile getirip sesini çıkarmayı sivri başlık anlayıp toplumun huzurunu bozan tuhaf tipler haline geldik. Üstelik bunları yaparken halisane duygularla hareket etmemiz bir hayli ironik. Birbirine tahammülü olmayan, hiçbir koşulda eleştiri kabul etmeyen bunların da üzerinde dava sahibi olmayı araç olmaktan çıkarıp amaç edinen kafası karışmış bir nesiliz artık. Neyi yanlış anladığımızı, tersliklerin hangi sebepten ötürü hayatımızda yer ettiğini bilmeden ve hatırımıza gelmeyeni arayışa durmadan kaybolup giden o “ruhu” arıyoruz üstelik.
Hakikate giden yolun unuttuklarımızda gizli olduğunu idrak edemiyoruz belki de… Şu halde önce unuttuklarımızı hatırlamayı denesek sonrasında birbirimizi dinlemeye, anlamaya çalışsak tüm bunlara kafa yorarken de ezelden kardeş olduğumuzu beynimizin bir köşesine yazsak ne hoş olur. “Müslüman, Müslüman’ın elinden ve dilinden emin olduğu kişidir.” hadisine hemhal olma niyetiyle.