Yol Nasibe Bir Çağrıdır Aslında - Anadolu Günlük - Anadolu Günlük
Reklam
Reklam
Anadolu Günlük Gazetesi -
$ DOLAR → Alış: 5,69 / Satış: 5,71
€ EURO → Alış: 6,38 / Satış: 6,40

Yol Nasibe Bir Çağrıdır Aslında

Hacıveyiszâde talebe yurdunun onurlu çalışanlarına, kıymetli hocalarım Hüseyin Kök, Mustafa             Tekelioğlu,Arif Köklü, Hacı Bayram Demirtaş ve sevgili talebelerimize sonsuz hürmetle….

Yola niyetle çıkılır. Niyet asalet katar yola. Yolun asaleti, yola çıkış niyetinin kıymetiyle kendini aşikar eder bir bakıma. Niyetimiz tek kelime ile samimiyet. Yola samimiyet, talebelerimize samimiyet, ümmetin şehirlerine samimiyet. Yola azıkla çıkılır. Yol azığımız balık. Çıkıyoruz. Bir çıkış kapısı bulduk. ‘Ve men yettegıllâhe yec’allehû mahracen.’ Yol uzun. Yanımızda gençler var. Yanımızda gelecek, yanımızda umut var. Umut; talebelerimizle birlikte andığımız. Yusuf’u aramak, temel meselemiz. O’nu ararken ümidsizliğe düşmemek, hep onlara, talebelerimizin  masum yüzlerine   bakarken aklımızda olan, kalbimizde olan şey.  Nisan ayının son günü. Akşam vakti. Konya Nisan’ı onurluca uğurlamanın huzurunu yaşıyor. Nisan mubarek ay. Evinde Nîsa var. Şehrinde İsa var. Nisan mubarek ay. İçinde insan var. Nisanın içinde yağmur var. Rahmetin diğer adı nisan. Akşam vakti yola çıkıyoruz. Gece yürüyüşü kıymetlidir. Yürümeyi seviyoruz.  Yıllarca da sürse yürümeye niyet ettik. Soylu bir niyet bu. Bir Musa niyeti. Hür oluşa niyet etmek. Rüşd yoluna koyulmak. Deryalara ulaşmak. Dağın öte yüzünü görmek anlamak, anladığına sarılıp dağlar aşmak. Dağlar aşarak deryalara karışmak. Dağlar sarpa sarıyor. Şehirlerde yaşamak sarp yokuşlara tırmanmak cehdinin ortaya çıktığı yerler. Yol yorar adamı. Yorsun. Yeter ki yolda yorulalım.  İnsan talebeleriyle yola koyulmalı. Yolun anlamı bir başka oluyor o zaman. Yol sohbete eğiliyor. Sohbet insana eğiliyor. Salkım söğüt gibi gölgesi var sohbetin. Sohbetin dallarının insana eğilen gölgesinde huzurun kalbi atıyor. Kelimeler yolda kıvamını buluyor. Akıyorlar Fırat’ın çoşkulu suları gibi talebelerin ruhlarına. Kelimeler de, yolun hazık elleriyle onarılarak, derde deva cinsinden cümleler içinde el ele veriyorlar sıradağlar gibi. Dağların ihtişamı kelimeler içinde eriyor ve akıyor körpe zihinlere bir cansuyu neşvesiyle. Nasibi olan nasiplenecektir elbet. Yol nasibe bir çağrıdır aslında. Nasibini arayan yola çıkar. Oysa nasipsize söyleyeceğimiz her söz israftır. Bereket yolda gösteriyor tılsımlı nefesini. Yol berekete dönüşüyor, bereket yola.  Rüşd yoluna talip olmak bedel istiyor. Bu bedele gönüllü olarak, ‘yol oğlu’ olmaya razı olarak düşüyoruz yollara. Düşeni Allah görür elbet. Düşeni Allah görür. Yol bir hatırlayış ve bir hatırlatıştır. Yol zikre düşmektir.

ZİKR/HATIRLAYIŞ HATIRLATIŞ/

/’yol azığınız takvadır’

diyor Allah.

Hac’da idi zannedersem. Hac suresinde.

Kehf’ de, Kehf suresinde,

Hz Musa ve  genç ahbabının yol azıkları olan balık,

buluşma yerinde canlanıyor…

Yani,

taşıdığımız yol azıklarımız,

takvamız…

Buluşmalarda yeniden dirilir.

Balığın denize akması gibi,

yeniden soluklanır,

yeniden gayrete gelir.

Silkinir,

üstümüzü başımızı çırpar yeniden koyuluruz  yola…

Yorgun bedenlerimiz canlanır,

yeni bir heyecan yeni bir ışık akar önümüzde….

Musa’nın, katımızdan bir bilgi/bilgelik/ ile donattığımız insan ile diye belirtilen kişinin buluşmaları;

deryaların kavuşma zamanlarıdır.

Bu kavuşmalar ve

bu birlekteliklerde,

ölü dirilir.

Ölü olan her şeyi,

yol azığı,

yani takvayı

diriltip, canlandıracak olan

bu buluşmalar

bu kavuşmalar

bu birliktelikler

bu yürüyüşlerdir.

Buluşmalar okyanusa akan balığın mekanını bulduğu gibidir…

Gönül gönüle okyanustur.

Kim okyanus…

Kim balık…

Takva kime azık…

Kim  derya…

Hangi sadr …

Hangi bakış…

Hangi gönül, evimiz olur, balığın denizden evi…

Bu böyle gider.

Gerisi senin.

Yolda

dostum,

yolda

sırdaşım.

Bunlar benim çorbamıza serptiğim tuz tanecikleri.

Keyif çorbamıza.

‘Kehf’ çorbamıza.

Sofraya buyur ettin ya.

Varlık sofrasına.

Tuz ekmezsek aşa tadı olmaz.

‘Kehf’  zikrinden nasiplenelim diye,

ara ara

hissedebildiklerimi,

anlayabildiklerimi,

kavrayabildiklerimi

yazıyorum işte.

İki okyanusun birleştiği yerlerde,

yol azığımız bizi besler olur.

Yolda azığımızı /takvamızı/ bu birleşme mekanları,

bu birleşme zamanları

hatırlatır.

Okyanus. İki  okyanus.

Derya gibi adamlardır.

Okyanus kabarması gibidir öfkeleri.

Dalga dalga büyür kalpleri.

Sahilleri vardır. Dinginlik vesilesi olan.

Okyanus gibi adamlar vardır.

Sinelerinde sayısız canlı, sayısız varlık barındırır. Ev olurlar. Ocak olurlar. Dergah olurlar.

İki okyanusun birleştiği yer,

hatırlatma yeridir.

Azığımızı….

Yola koyulurken, bizi besleyeceğini düşündüğümüz azığımızı hatırlama anlarıdır bu anlar.

Bizi besleyeceğini düşünüp, unuttuğumuz. Yolda yitirdiğimiz.

Azığımızı yeniden canlandıracak olan buluşmalardır; hayat yürüyüşü.

Unutuşu

hatırlayışa çeviren,

ölümü dirliğe, diriliğe çeviren

buluşma zamanları arttıkça,

okyanusların akışı,

stili,

endamı,

hikmeti,

birbirine akar, birbirine dönüşür…

Ve dirilen, her boyutuyla takva olur…

Takva ….

Unutulan azık…

Balığın, dirileceği mekanını, asıl yurdunu bulması…

Balığın evi derya…

Takva…

Uzun yola niyet etmek.

Takva…

Böyle dirilir, canlanır, nefeslenir.

Dirilecekse,

canlanacaksa,

nefeslenecekse eğer…./

BİR ŞEHRE SIDK / BAĞLILIK DOĞRULUK VE DOĞRULTUCULUK/ İLE GİRMEK

Güneydoğu Anadolu Bölgesi Şehirlerini kapsayan dört günlük bir seyehat sonunda şahit olduklarım güzel şeyler. Hacıveyiszade Talebe Yurdu muallimleri ve talebeleriyle beraber olduğumuz bu seyehatte şifa vardı, bereket vardı, hikmet ve dostluk vardı. Antep , Urfa arasında uçsuz bucaksız verimli topraklar ekinlerle süslenmiş, işlenmiş durumda. Ekinler son sistem sulama sistemleriyle sulanıyor. Suyun bol olduğu aşikar. Verimli topraklar doğurgan kadınlar gibi bekliyorlar Anadolu’yu. Bekleyen beklediğine ulaşır. Toprak tohuma kavuşur, kadın yeni bir ruha, çocuğa. Bu topraklar Anadolu’nun kalbi. Bu topraklar Anadolu’nun sofrası. Bu sofrada herkese ikram var. Bu sofralarda izzet var kerem var. Şehirler bakımlı hale gelmiş. Ağaçlar  yeşilin tonlarıyla bezemişler şehirleri. Şehrin sakinleri sermayelerini şehre yatırmışlar yeniden, yıllar öncesinin güvensizlik ortamı ortadan kalkmış. Mayıs ayında Antep’te akasyalar açmış. Dutlar yerlere dökülmüş. Konya lalelerle işlemeli elbisesini giyerken, Antep menekşelerle donatılmış. Urfa güllerle. Şehirlerimiz çiçeklenmiş. Kokuları var. Renkleri ve rayihaları şehrin insanına tebessüm ediyor. Bakımlı, özenli çocuklar gibi gözleri ışıldıyor şehirlerimizin. Şehirler arası yollar yolculuğu keyifli hale getirmiş. Dantel gibi işlenmiş yollarda yolculuk etmeye ne var. Su gibi akıp gidiverdik. Ulaşıverdik varacağımız yerlere selam niyetlerimizle, selametle. Şehirlere sadakatle girmenin insana sunduğu güzellik, şehrin bize sunduğu bilgeliğinden bir iz bulup bulduğumuz izin ardına düşmek, bir işaretle yönlendirdiği yöne bütün varlığımızla yönelmek, şehrin kokusunun insanı mest eden dokunuşuna şahitlik etmek olduğunu tecrübe ederek o şehre veda etmektir. Veda varsa, kavuşmak da vardır.

KRAL VE BOZ AYILAR

Gaziantep’te hayvanat bahçesindeyim. Arslan’ı izliyorum. İnsanlara en uzak köşede Kelimenin tam anlamıyla volta atıyor.  Eğimli büyük bir bahçede yanında yavruları var. Sanki yanında yavrularından kimse yokmuş gibi sanki onlarca meraklı bakışın altında değillermiş gibi volta atıyor. Yaklaşık 2 metrelik bir adımlama sürecinden sonra hep aynı şekilde geri dönüyor. Adımları ritmik. Hapishanede volta atan mahkumlardan onu ayıran unsur bağrının açık olmaması ve elinde yürüyüşüyle ahenkli sallanan bir tesbihin bulunmaması. Oysa kocaman bir bahçenin içinde. Oradan oraya koşup zıplayacak geniş bir alana sahip. Ama o aynı yerden gidip geliyor. Tutsaklığın bir kralı ne hale getirdiğini görüyor, için burkuluyor, bakıyor ve üzülüyorsun. ‘Krallar da Ölür’, bunu biliyorsun. Ama bu kralın da ölümü bir başka sanki.

Biraz daha aşağıya doğru yürüyorum. Komşu bahçelerden birinde 4-5 tane boz ayının eğimli bahçede yukarıdan aşağıya doğru ard arda yürüdüklerine şahit oluyorum. En öndeki boz ayı geriye dönünce hemen arkasındaki de geri dönüyor. O dönünce onun arkasındaki de aynı şekilde geri dönüyor. O dönünce onun arkasındaki de geri dönüyor. En arkadaki boz ayı en öne geçmiş oluyor. Yürüyüş yukarıya kadar devam ediyor ve sahne aynı şekilde tekrar ediyor. Adımladıkları yol, 70 lı yıllarda Anadolunun bir bozkır kasabasında karlı bir kış gününde kasabanın çocuklarının toplanarak karlar üzerinde tek sıra halinde çömelerek birbirlerinin bellerinden tutarak uzun bir yük katarı treninin raylardan akıp gitmesi gibi yokuş aşağı kayarak oluşturdukları buzdan yola benziyor. Beyaz toprak ayıların volta yolu olmuş parlıyor. Boz Ayıların da toplu bir şekilde kendi usullerince volta attıklarını düşünüyorum.

Hürriyetleri ellerinden alınan canlılarda volta atmanın ortak bir özellik olduğuna tanık oluyorum.

Bir şeyler hissediyorum. Ilık su gibi. Şehirde hayat geliyor aklıma nedense. Şehirdeki insan halleriyle buradaki Arslan ve Boz ayıların halleri üst üste biniyor. Bir aynilik görüyorum. Hayatları git gel olan insanlar düşüyor zihnime. Kendi mi de bu insanlardan ayırmadan şehir hayatındaki volta halleri canlanıyor gözlerimin önünde bir bir.  Oysa şehrin demir parmaklıkları yok.  Demir parmaklıkların ardında mahkumları bekleyen gardiyanlar da yok.   Şehir büyük. Şehrin ahalisinin ellerinde kelepçe  yok. Tutsaklık diye bir şey yok gibi gözüküyor.Hürriyeti ellerinden alınmış mahkumlar yaşamıyormuş gibi gözüküyor. Peki insanlar şehirlerde özgür yaşıyorlarsa bu ritmik yürüyüşler, bu donukluk, bu kendini tekrar eden hayat stiliyle, rutinleşen zaman ve tavırların sirayet ettiği şehir hayatı nereden doğuyor.

Şehrin ahalisi neden volta atıyor?

Şehir ahalisi volta mı atıyor?

Şehir ahalisi hür değil mi?

Şehir ahalisini esir alan bir şeyler mi var?

Esaret üretilebilen bir şey midir?

Tüm bu sorular ve buna benzer soruları içimdeki adama soruyorum.

Bana söylediği şu: Allah’a yakınlığı kaybeden  tutsaklığa adım atar. Bu adımlar donuk, bu adımlar neşesiz, bu adımlar ritmiktir. İmanın lezzetini yitiren, hürriyetin çoşkusunu kaybeder. Hürriyetini kaybedene şehir, şehir olmaktan çıkar. Krallar ve boz ayılar uçsuz bucaksız ormanların varlıklarıdır. İnsan ise…

SU MÜRŞİDDİR

Mardin’deyiz. Dağ ve şehir ülfeti, dağ ve şehir dostluğu Mardin’de selam veriyor bizlere. Şehir bir ulu dağın eteklerine kurulmuş.  Dağın ululuğu şehrin menkıbesine karışmış. El ele vermiş aşmışlar çağları. Kutlu bir yürüyüş onlarınkisi. Burada, bu sırlı şehirde yola çıkış niyetlerimden bir tanesinin şafağındayım. Kasimiye Medresesinin avlusunda zaman yüzüme gülüyor. Zamanın ışıldayan bakışları gözbebeklerimden kalbime akıyor. Elimden tutuyor ve bana suyun gözesinde insanlığın menkıbesini öğretiyor. Medrese’nin iç avlu duvarından akan suyun serüveni insanlık tarihinin özünü anlatıyor bizlere. Yuvarlak bir oyuğa düşen su daha sonra diktörtgen şeklinde yarım metre genişliğinde yaklaşık iki metre uzunluğunda bir arktan ilerliyor. Sonra yol daralıyor. ‘Dar kapı gibi’ daralıyor  yaklaşık 10-15 cm eninde 1-2 metre uzunluğunda bir oyuktan geçerek büyük bir havuza dökülüyor. Su, yerde çeşitli geometrik şekillerin içinde ilerliyor bir doğru boyunca.

Mevzu şu:

Suyun çıkışı, Kasımiye Medresesinin iç avlu duvarından gürül gürül  yere doğru akışı insanın varedilişidir. Döküldüğü yuvarlak minik havuz bebeklik çağıdır. Diktörtgen şeklinde bir doğru boyunca ilerlemesi insanın çocukluk ve gençlik çağıdır. Yolun daralması ve suyun akışına devam ettiği ilerleyiş yaşlılık çağıdır. Yaşlılık çağının sıkıntısı suyun dar ve uzun bir alandan geçişi ile izah edilmiş. Suyun döküldüğü büyük havuz ise bütün insanların bir araya geldikleri ve diriltildikleri ahiret. Medresenin öğrencileri her tenefüste insanlık menkıbesine tanıklık ediyorlar. Muhteşem. Artık bu öğrencilerin içerideki odalarda hangi dersleri gördüklerinin önemi bile kalmıyor. Değil mi ki o öğrenciler bütün insanlık tarihinin serüvenini bir suyun akışında bazen su içerek bazen o büyük havuza dalarak bazen bir abdest serinliğinde yaşıyorlar artık gördükleri derslerin bir önemi bile kalmıyor. Büyük ders, her tenefüs onlara su bilgeliği ile geliyor. Su ve hayat, su ve insan, su ve yol, su ve akış yeniden biraraya geliş, mahşer, hesap… Bir ömür unutulmayacak ve kalplerde bir mürşid eli vazifesi yapacak muhteşem bütünlüğün muhteşem akışın dili su akışının dilinden giriyor medresenin kutlu talebelerinin gönlüne.

Farklı cephelerden Mardin/Kasimiye medresesi iç avlusu.

BİR ŞEHİR YILDIZI

Adıyaman’ın bir tepesinde yatıyor.Yüksekce bir tepe. Bütün tarihi kaynakların Anadolu topraklarında defnedildiği konusunda  mutabık olduğu iki sahabeden biri o. Yalnız yatıyor yattı yerde.  Safvan Bin Muattal. Kürtler Sipi diyorlar. Aklanmış sahabi anlamında. Hz Aişe validemizle birlikte kendisine iftira edilen sahabi. Adıyaman en çok onun adı ile anılmayı hakediyor. Şehrin bir yıldızı var. Şehirler yıldızlarıyla anılır, dağlarıyla anıldığı kadar. Yıldızlar karanlık ortamlarda belli ederler kendilerini. Nice karanlıklardan sıyrılıp çıkmış bir ışığı var Saffan Bin Muaattal’ın. Zorlu hayatının semeresi de şehadet olsa gerek. Bir şehidin ruhudur aslında şehirleri yaşanabilir kılan. Şehirlere tahammül, şehirlere ünsiyet, şehirlere dostluk bir şehidin tebessüm eden çehresiyle öğrenilebilir. Şehidi olmayan şehir, hakikate tanıklığı ilk elden öğrenemeyen şehirdir. Bir şehirde hakikat yoksa o şehirde hayat  samimiyetini yitirmiş o şehirde söz değerini kaybetmiştir. Biz orada iken bir minübüs dolusu köylü kadın ve çocuklardan oluşan bir gurup ziyarete geldi oraya. Bir ağaç altında kahvaltılarını yapmak için seçtikleri yer Saffan bin Muattal’ın yanı başı. Bölge halkı Saffan Bin Muattal’ın sevgisini yüreğinde yaşatıyor.

Bir öğle vakti bir kaç saat durabiliyoruz Adıyaman şehir merkezinde. Nasibimiz var. Ulu Camiinin ahşap kapısından adım atıyoruz içeriye doğru. Nasıl bir kapıdan girdiğimizi girerken değil de çıkarken fark ediyoruz. Adıyaman Ulu cami’nin mihraba bakan giriş kapısı muhteşem. Bu kapı hikmet kapısı. Bu kapı emek ve ter kapısı. Bu kapı gayret azim ve şevk kapsısı. Bu kapı medeniyet kapısı. Bu kapı rahmet kapısı. Bu kapı ümmet kapısı.

Adıyaman/Ulu Camii ahşap kapısı.

YÜK YÜKÜN ÜSTÜNDE YA DA  YÜKÜN ÜSTÜNDE YÜK VAR

Malatya’ya ilk gelişim bu. Eski Malat’ya önünde bir kervansaray’ın önünde kutlu bir vakit yaşıyorum. Kesilen bir Çınar ağacı bir ustanın elinde hayat bulmuş yeniden. Kervansarayın önünde iki anıt yükselmiş. Bu iki anıtın bir tanesi beni kelimenin tam anlamıyla hayrete düşürüyor doğrusu. Yaşlı, sakallı bir dede. Ömrünü çalışmakla geçirdiği, vücudunun hatlarından belli. Zayıf. Sırtında ağır bir yük taşıyan bir hamalın yüz ifadesi mimiklerine sinmiş. Sırtına aldığı ve taşımakta zorlandığı şey kocaman dünyanın kendisi. Sırtında bütün bir dünya küresi. Sırtındakinin dünya küresi olduğunu kürenin üstündeki kıtalardan anlıyorsun. Afrika… Asya…Beli bükülmüş dedenin. Ama yükünü taşımakta kararlı. Zorlanıyor. Ama ne çare. Kafamı biraz daha yukarıya doğru kaldırınca dedenin yüklendiği dünya’nın üzerinde bir yük daha görüyorum. Bir dünya daha. Ahiret. Ahiret dünya şeklinde ikinci bir dünya olarak ihtiyarın omuzlarına binmiş. İhtiyar, önce dünyayı, sonra dünya ile birlikte ahireti yüklenmiş durumda. Ahiretin somut bir şekle girmesi ve dünyanın üstünde ötesinde olup insanoğlunun sırtında taşınması beni hayrete düşürüp heyecanlandırdı. Akşam ezanlarının okunduğu vakitte Mayıs’ın ilk günlerinde Eski Malatya’da yol, çıkınındaki güzelliklerinden bir demet daha sundu bana. Bazen binlerce kilometre gider bir kaç an yakalarsın. Bir kaç hatıra bir kaç kelime, bir kaç bakışla dönersin şehrine. Değer mi binlerce kilometre kat etmeye.  Bu sorunun cevabı binlerce kilometreden sonra şehrine ne ile döndüğünle alakalı bir şey olsa gerek. Bu soruyu bana sorarsanız eğer derim ki…

Eski Malatya/’İki dünyanın yükünü sırtlanmış irfan sahibi insan’ anıtı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.