İnsanı öğrenmek gibi bir derdimiz varsa yola çıkalım. İnsanı öğrenmek imtihanımızı öğrenmek, kavramak, anlamak ve anlamlandırmakla eş anlamlıdır çoğu zaman. İnsanlık halleri, insanlık niyetleri yolda kolayca belli eder kendini. İnsanı öğrenmek gibi mübarek bir tutku varsa niyetlerimizde, kendimizi öğrenmek istiyorsak mesela, gizli kalmış yönlerimizi keşfetmek arzusu varsa içimizde, vakit geçirmeden yola koyulalım. Arındırıcı bir yönü vardır yola koyulma niyetinin. Su gibidir yol. Temizler. Gusül abdesti gibidir. Cenabetten kurtarır insanı. Yola çıkamayan, hayat yolunda nerede olduğunun farkına varma kıymetini ellerinden kaçırır. Niyet arındırır. Yol niyet gibidir. Yol da arındırır. Yükünüzden, kirinizden, fazlalıklarınızdan arındırır yol. Ruhun arınmasının bir boyutu da yolda gizlidir. Yola koyulmanın ruhu arındıran bir boyutu vardır. İnsan bir damla sudan var edilmiştir. ‘Durgun su pislik tutar. Akan su temizlenir.’ Yol bir akıştır. Yol bir yerden bir yere, bir tepeden bir başka tepeye tırmanıştır. Yol ezber bozar. Peygamberler gibi. İyi, yolda kötü olur. Kötü, iyi olur yolda. Yola düşmek, yola koyulmak, şiire düşmek. Şiire koyulmaktır bir bakıma. Yol hikâyedir, romandır. Yol menkıbemizdir. Menkıbelerimiz yolda zuhur eder. Yolda iyinin iyi olarak kalması nadirattandır. Yol şahsiyetin özünü açığa çıkartır. İnsanın taşıdığı maden yolda belli olur. Yol bir dergâhtır. Bu dergâh insanın tortularından sıyrılarak cevherinin ışıldamasına ön ayak olur. Bu dergâhın kapısına meyletmeli. Bu dergâhın kapısını çalmalı. Kapıyı kimin açtığının önemi yok. Kapı açılacaktır. Açılıp hakikatin muhteşem gözlerini sunacaktır bizlere. Gözün göze denk düşmesine huzur denir. Huzur: Tanrı nefesidir.
İnsan vücudu zayıf düşünce kanser hücreleri temayüz eder. Kötü huylu kanser hücreleri vücudun azalarına sıçrar. Mesela midede başlayan derin hasar ciğerlere oradan beyne doğru ilerler. Habis hücrenin birçok organı geçerek beyine sıçraması sonu belirler. Vücudun beyne kadar bir şekilde direnci mevcuttur. Ama kanser hücresi beyne sıçradığı anda ölüm insana galebe çalar. Gazze Filistin’in beynidir. Hem beynidir hem kalbidir. İsrail Filistin topraklarında kötü huylu bir kanser hücresi gibi yayılıyor. İsrail devleti, Batı Şeria’da bir tepebaşına siteler şeklinde apartmanlar zinciri inşa ederek Yahudilere etrafı çevrili güvenlikli yaşam alanları oluşturmuş. Her tepebaşına kurulan küçük yaşam alanları bir İsrail devleti olmuş. Bayraklarını çekmişler bu alanlara. Dağ dağ tepe tepe vadi vadi ilerliyor İsrail’in işgal planı. Filistinlilerin yaşadığı büyük yerleşim alanlarının etrafını devasa duvarlarla çevreleyip onları açık hapishanede yaşatmaya mahkûm etmiş. İsrail ev eve ilerliyor Filistin’de. İnşa ettiği veya bir şekilde elde ettiği her ev bir İsrail site devleti gibi ceberut varlığını Filistin’in ela gözlerine sokuyor. 50 yıla yakın bir zamandır işgal altında yaşayan yeryüzünün terk edilmiş insanları işgali kanıksamasalar da işgal ortamında bir hayat sürmeyi öğrenmişler. İşte bu yüzden İsrail tarafından işgal edilemeyen Gazze’nin direnişi olağanüstü önem kazanıyor. Gazze tüm Filistin’in umudu. Gazze’nin düşmesi demek Filistin meselesinde kanser hücresinin beyne sıçraması demektir.
Kudüs ve Batı Şeria’da kısa süreli bir seyahat bana en çok Gazze’nin önemini öğretti. Gazze’yi anladığımı söyleyebilirim artık. Gazze’deki Filistinli Müslümanların İsrail ve müttefiklerine karşı vermiş olduğu ölümüne savunmayı anlıyorum artık. Kudüs ve Batı Şeria’da şahit olduğumuz olaylar Filistinlilerin neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminde İsrail askerleriyle kuşatılmış bir hayatı yaşıyor oluşları Gazze’de verilen özgürlük mücadelesinin ehemmiyetini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Kudüs ve Batı Şeria’da herkesin safı belli olmasına rağmen doğal bir hayat kurulmuş. O kadar doğal ki Mescidi Aksa’nın bahçesinde yürüyen İsrail askeri sanki bir havranın bahçesinde adımlıyormuş gibi yürüyor. O kadar doğal bir hayat yaşanıyor ki Filistinliler İsrail askerlerinin önünden geçerken sanki orada, yanı başlarında, yollarının üstünde, köşe başlarında İsrail askerleri yokmuş gibi, sanki o askerler Filistin’i işgal eden İsrail askerleri değilmiş de başka bir şeymiş gibi, sanki o askerlerin şehrin her noktasında olmaları çok doğalmış gibi bir hayat yaşanıyor. Yaralayıcı bir şeyi söylemek durumundayım. Filistin halkı bulunduğu esaret durumuna alışmaya başlamış. Kritik nokta burada başlıyor. Filistin halkının dünyada yalnızlaştırılmış bir halk olarak güçsüz duruma düşürüldüğü, silahları ve imkânları ellerinden alınan bu yiğit halkın çaresizliğe sürüklendiği İsrail ve dostları ABD ve batı tarafından esarete mahkûm ve mecbur bırakılıyor oluşu Filistinlilerin özgürlük ruhunu yitirmeye başlamalarının mazereti olamaz, olmamalı. Esareti kanıksamak hürriyete giden yol üzerindeki en büyük engeldir. Esir bir ülkedeki en büyük kötülük, o ülkenin esir insanlarının yaşadıkları hayatı normalmiş gibi yaşamaya başlamaları, işgale alışmaları, alıştırılmalarıdır. Bunları Mazlum Filistin halkını hakir görmek, onları değersizleştirmek için söylemiyorum. Ömrümün en yaralayıcı ziyaretinde anlayabildiklerimi, hissedebildiklerimi anlatmaktan başka bir niyetim yoktur. Durum oldukça yaralı; vicdanı olana oldukça yaralayıcı… Kısa seyahatimin özü bir cümledir. Son kale: Gazze.
Eğer bir cumartesi günü Küdüs’te değilseniz, akşam namazını Mescidi Aksa’da kıldıktan sonra yatsıya kadar olan zamanı değerlendirmek için arkadaşlarınızla yürüyüşe geçmediyseniz ve geri dönüş gününün geldiğini bilerek memleketteki çocuklarınıza, yeğenlerinize buradan bir anı, buradan, bu Filistin diyarından memleketinizde yolunuzu gözleyen nesillerinize, bir nefes üfleyecek, bir hatırlatmada bulunacak, Filistin’i yeniden dualarına alabilmeleri için hediye olarak götürülecek en kıymetli şeyin, üzerinde öldürülen Filistinli çizer Naci el Ali’nin Filistin’i sembolize eden sırtı dönük, elbisesi yamalı çocuk kahramanı Hanzala’nın ve Filistin bayrağının bulunduğu anahtarlıkları almak için Mescidi Aksa’nın hemen alt kısmındaki kapalı çarşıya inmediyseniz, bu esnada ağlama duvarından dönen yüzlerce Yahudiyi görmediyseniz, İsrail devletinin temellerini anlayamazsınız.Bu sahne, o akşamüstü Filistin çarşısında şahit olduğum o yürüyüş ömrümün en önemli tanıklıklarından biriydi. İsrail devletinin temelleri babalar ve oğullar yürüyüşünde gizlidir. O gece orada, o caddede ağlama duvarından dönen Yahudileri görünce içimden kopup gelen cümle bu idi: İsrail devleti bir babalar ve oğullar yürüyüşünde gizlidir. Siyah uzun ceketli, beyaz gömlekli, iki yandan aşağı uzanan lüle şeklindeki saçları, kafalarında tüylü şapkalarıyla babalar ve yanlarında oğulları. Yürüyorlar. Hızlı hızlı yürüyorlar. Ürkek bir ceylan gibi yürüyorlar. Ağlama duvarından evlerine doğru topluluk halinde yürüyorlar. Etraflarındaki hiçbir şey ilgilendirmiyor onları. Sen umurlarında değilsin onların. Ha varsın, ha yoksun. Onlar sadece bir yerlere yetişecekmiş gibi, bir yerlere yetişecekmiş de geç kalmış gibi yürüyorlar. Birilerine kavuşmak için, bir yerlere, muhtemelen evlerine yani dünyalarına kavuşmak için yürüyorlar. Tenleri beyaz. Bembeyaz. İçlerinden geçtikleri Filistin çarşısında kıyamet kopsa umurlarında olmayacakmış gibi yürüyorlar. Kimseye bakmadan kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak yürüyorlar. Ola ki seninle göz göze geldiler. Gözlerini saniyede kaçırma maharetine sahip olmuşlar. Bizim bulunduğumuz tarafta bir bomba patlasa ve parçalansak en fazla yapacakları şey kafalarını hafifçe çevirip bakmak ve tekrar yürüyecekleri yola doğru meylederek yürüyüşlerine devam etmek olacaktır. Babalar ve oğullar yürüyüşü bu yürüyüş. Anneler zannedersem evlerde. Babalar ve oğulları, yürüyüşe geçen babalar ve oğulları, ağlama duvarından, kendilerince kulluktan gelen, yürüyerek gelen babalar ve oğulları evlerinde bekliyorlar. Az kadın var. Olanlar da genç kızlar. Az konuşuyorlar ama yürüyorlar. Gülmeden yürüyorlar. Tenleri bembeyaz. Bir iç disiplini yaşadıklarını yüzlerinin hatları söylüyor. Genç bir baba, kıyafetler hep aynı. Sağ eliyle, içinde birkaç aylık erkek çocuğu bulunan çocuk arabasını itiyor, sol eliyle de elinden tuttuğu henüz 5–6 yaşlarındaki oğluyla birlikte yürüyor. Bir başka baba. İki elinde iki oğluyla yürüyor. Çocuklar babalarının ellerini tutmaktan hoşnutlar. Yüzlerinde bir sıkılma belirtisi, babalarından ayrı yürüme isteği, koşma belirtisi yok. Çocuklar babalarıyla beraber yürüme ritmine çocuk arabasında iken alışıyorlar. Her yaş diliminde çocuklar babalarıyla beraber bu sokaktan, bu Filistin sokağından yıllardır geçerek yürüyorlar. Bu cadde onların hayatının özü, bu cadde onların İslam coğrafyasındaki zulüm yürüyüşlerinin yüzü oluyor. Dili oluyor. Gözü oluyor. Bu cadde o kadar çok şey anlatıyor, bu gördüklerimiz bize görmediğimiz o kadar çok şeyin dili oluyor ki. Çok boyutlu, çok katmanlı, çok kulvarlı meseleler zihnimizde canlanıyor… İbrahim oğlu İsmail’le birlikte yükseltiyorlar Kâbe’nin duvarlarını. Yeryüzünde Allah’ın işaretinin, Allah’ın yeryüzündeki evinin baba ve oğul tarafından inşa edilmesi, medeniyetin temelinde babalar ve oğullar ortak terinin, babalar ve oğullar birlikteliğinin, babalar ve oğullar ellerinin, niyetlerinin semeresini gösteriyor bizlere… Medeniyet teşekkülü babalar ve oğulların aynı yöne doğru bakmalarıyla tecelli eder. Medeniyet teşekkülü babalar ve oğulların aynı yöne doğru yürümeleriyle oluşur. Medeniyet teşekkülü babalar ve oğulların ellerinde inşa edilir. Yakup oğlu Yusuf’la birlikte diğer oğullarının ıslahına vesile olur. Kardeş katlini düşünebilecek seviye kaybına uğrayan kendilerini birlikteliklerinden dolayı güçlü gören bu topluluğun terbiyesi için, bu topluluğun gücün imanda olduğunu kavrayabilmesi için, bir babalar ve oğullar hasreti çekmesine gerek vardır. Yakub’un Yusuf özlemi, diğer kardeşlerin kulluğa yaklaşmasının ilk adımıdır. İnsanlara kulluk bir babalar ve oğullar özlemiyle öğretilir. İnsanı terbiye etmenin insanı yoran olağanüstü bir yönü vardır. Bu yorgunluk babalar ve oğullar sevgisinden, hasretin körüklediği sevgiden geçer. Lokmanın oğluyla sohbeti bütün insanlığa hayatın ana ilkelerini hatırlatmak için vardır. Hayatın düsturları bir babanın oğluyla sohbetinin samimi havasıyla yayılır yeryüzüne. Eğer Nuh Aleyhisselam oğluyla aynı yöne doğru yürüyebilseydi, Nuh’un kavmine azap inmezdi. Eğer Adem Aleyhisselam iki oğlunun ellerinden tutup aynı istikamete doğru adımlayabilseydi, yeryüzünün ilk katili kardeşini katleden Kabil olmazdı. Hangi çağda, hangi kavmin, hangi dinin babalar ve oğulları aynı yöne doğru birlikte yürüyebilmeyi becerebiliyorsa o kavmin, o dinin hükümranlığına boyun eğer yeryüzü. İktidar ve güç, babalar ve oğulların el ele yürüyüşünden neşet eder. Ve yeryüzünde yürüyüşler ikiye ayrılır. İsrail devleti gibi yürüyenler ile mazlumların yürüyüşleri. Tanıklığım bunun üzerinedir.
Esir bir mescit Mescidi Aksa. Esir olmasına rağmen yüreği oldukca geniş. Ümmeti ağırlayacak, izzet ve ikramda bulunacak cömertliği bünyesinde barındırıyor. Ümmeti kucaklayacak bir gönül zenginliğine sahip. Mescidi Aksa’nın kırlangıçları ve güvercinleri var. Sayıları az da olsa farklı coğrafyalardan gelip burada namaz kılan Müslümanların üzerinde kanat çırpıyorlar bu kuşlar. Bir yandan bir yana uçuşup duruyorlar. Namaza ortak oluşları insanda ayrı bir coşkunluk hali oluşturuyor. Namazda iken kanat seslerini işitmeniz ayrı bir lezzet bırakıyor düşüncenizde. Kafanızı kaldırıp onlara baktığınızda kendinizi daha bir hafif hissediyor, onlarla birlikte ruhunuzun da kanatlandığını hissediyorsunuz ama kanatlanan ruhunuzu acıtan bir şey var: Filistin topaklarının işgal altında oluşu, Mescidi Aksa’ya bile İsrail askerlerinin kontrolünde giriyor oluşunuz. Namaz özgürlüktür. Kuşların kanat çırpmaları özgürlüktür. Kırlangıçlar, güvercinler ve namaz Mescid’i Aksa’daki Müslümanlara hür oluşu hissettiriyor, özgürlüğü hatırlatıyor. Onların kanatlarıyla ve namazın asil duruşuyla yayılıyor özgürlük ruhu Mescidi Aksa’nın kubbesinden yansıyarak. Esir bir mescit, Mescidi Aksa.
Filistin’i görelim, Filistinli Müslümanlara selam verelim niyetiyle yola koyulduk. Bir şehir hakkında birkaç kelam edebilmek için o şehirde iki olaya tanık olmak gerekir. Düğün ve ölüm. Surlar içindeki yedi kapılı Kudüs’te Mescid’i Aksa’ya doğru dar sokaklardan yürüyerek, taş merdivenlerden aşağı doğru inerken bir düğün merasimine buyur edildik. Damat küçük bir arkadaş topluluğu tarafından omuzlarda getirildi. Canlı müzik eşliğinde eğlenen damat ve arkadaşları bana Filistin gençliği hakkında ümit var olmam gerektiğini hissettirdi. Filistinli gençler cıva gibi gençler. Eğlencenin olağanüstü bir dili vardı. Kıymetli bir dil. Bu dil biz birbirimiz için varız diyordu. Müslümanların dillerindeki vird gibiydi Filistinli gençlerin eğlence dili. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun der gibiydiler. “Biz Allah içiniz ve O’na dönücüleriz.” Biz birbirimiz içiniz diyordu eğlencelerinin ortak dili. Omuzlarda taşınan gençler çalan müziğe ve söylenen şarkıya kol hareketleriyle çeşitli figürler sergileyerek eşlik ederken kendilerinden geçiyorlardı. Bir eğlencede bu kadar insana dönük, bu kadar temelinde güven ve dayanışma(…) bu kadar ortak hareket edebilme anlayışına ilk defa şahit oluyordum. Damadın arkadaşları karşılıklı yan yana durarak elleriyle birbirlerinin kollarını kavrayarak yüksekte duran damada sanki bir serin Filistin gölü, sanki yumuşak bir sevgili sadrı, sanki yeni atılmış yünden yapılan bir damat döşeği gibi uzanabileceği, sığınabileceği, güvenerek kendini bırakabileceği, bir el olarak arkadaşlarının ellerinin üzerine kendini bırakıyor; yüksekten serin sulara dalan bir insanın hazzını yaşayarak kendini güvenilir kollara teslim ediyordu. Sonra bir dost eli damadı kucaklıyor, bir babanın oğlunu kucaklaması gibi, bir annenin oğluna sarılıp onu bağrına basması gibi bağrına basıyor ve damatla birlikte dönüyor dönüyor dönüyordu. Başı dönüp sersemleyene, gücü tükenip takati kesilinceye kadar dönüyür dönüyör dönüyordu. Damadın ayaklarını yere değdirmeden bir diğer dost eli damadı kucaklıyor, aynı dönüşü bir başkasına devredene kadar kendinden geçerek tekrarlıyordu. Filistinli gençlerin enerjisi, hür bir Filistin devletinin enerjisinin belirtisi ve işareti olarak gözüktü gözlerime. Ümitvar olmayı hissettirdi Filistinli gençlerin bir dayanışma resitali olan eğlenceleri…