Reklam
Reklam
Anadolu Günlük Gazetesi -

İbadet Ve Muamelatta Hak Mezhepler

Mustafa Bilgiç
Mustafa Bilgiç
  • 29.03.2014

İbadet Ve Muamelatta Hak Mezhepler

İslam Hukukun’da (Fıkıhta ibadet ve muamelata dair olan konularda) farklı görüşler , akaitteki farklı görüşler gibi insanı bid‘at ve dalâlete götürmez. Nitekim fıkhî meselelerde ictihatların farklılığı ümmet için rahmet sayılmıştır. Böylece zamana, mekana, ihtiyaçlara göre Müslümanlara genişlik-rahatlık ve kolaylıklar sağlanmıştır.

Amelde hak olan dört yaşayan mezhep şunlardır:

  1. Hanefî mezhebi
    Mezhebin kurucusu İmam-ı A‘zam Ebû Hanîfe’dir (RA.). Hicri 80 (Miladi 699) yılında Kufe’de doğmuş, 150’de (Miladi 767) Bağdat’ta vefat etmiştir. Aslen varlıklı bir aileden gelen İmâm-ı A‘zam ilim öğrenme ve öğretmenin yanında ticaretle de meşğul olmuştur. Ticari hayatı, günlük meseleleri iyi bilmesine, ihtiyaçları yakından tanıyıp problemleri kolay ve en doğru bir şekilde çözmesine yardımcı olmuştur.

İmam-ı Azam Ebû Hanife (RA.). ictihatlarında daima insanların ihtiyaçlarını, dinin inanç ve ameldeki maksadını, temel esasları dikkate alarak hareket etmiştir. Mezhebin en önemli özelliği, ayet ve hadislerin hükmü ile aklın yorumu arasında makul bir dengenin oluşudur. Dört ana şer‘î delilin yanında örf ve âdet gibi fer’î delilleri gibi yirminin üzerindeki delili , kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş, kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasını düstur edinmiştir.

Kaynaklarda, İmâm-ı Azam’ın (RA.) dört bine yakın öğrencisinin olduğu ifade edilir. Bunlardan kırk tanesi ictihad yapabilecek seviyededir. İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed (İmameyn) Rahımehümallah en meşhur iki öğrencidisir. Ebû Hanîfe ( RA.), Irak Fıkıh Ekolunun temsilcisidir. Hanefi Mezhebi çoğunlukla Türkiye, Balkanlar, Türkistan, Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’te yaygındır.

  1. Mâlikî mezhebi
    Mezhebin kurucusu İmam Malik’tir (RA.). Hicri 93 (Miladi 711) yılında Medine’de doğmuş, 179 (Miladi 795) yılında yine Medîne’de vefat etmiştir. Mezhebin en önemli özelliği, İmam Mâlik’in, o günün ilim merkezi durumunda olan Medine Ehlinin uygulamasına büyük önem vermesidir. Ona göre, Medinelilerin ameli, mütevatir sünnet (en kuvvetli sünnet) hükmündedir. Mezhep genellikle Mısır ve Kuzey Afrika’da yaygındır. İmam Mâlik, Hadis Ehli veya Hicaz Ehlide denilen fıkıh Ekolünün temsilcisidir.

  2. Şâfiî mezhebi
    Mezhebin kurucusu İmam Şâfiî’dir. Hicri 150 tarihinde (Miladi 767) Filistin’in Gazze şehrinde doğmuş, 204’te (Miladi 819) de Mısır’da vefat etmiştir (RA.). İmam Mâlik’ten Hicaz fıkhını, Ebû Hanîfe’nin talebesi olan İmam Muhammed’den de Irak fıkhını öğrendi. Mezhebinin en önemli özelliği, âdeta Hanefî ile Mâlikî Fıkhının birleşimi şeklinde olmasıdır. Şâfiî mezhebi genellikle Mısır, Suriye, Irak, Horasan’da yaygındır. Ayrıca Türkiye’nin Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinde de yoğun mensubu bulunmaktadır.

  3. Hanbelî Mezhebi
    Mezhebin kurucusu İmam Ahmed b. Hanbel’dir (RA.). Hicri 164’te (Miladi 780) Bağdat’da doğmuş, (Hicri 204’te) (Miladi 855) de yine Bağdat’ta vefat etmiştir. İmam Ahmed b. Hanbel ibadet ve muamelat konularında iki ayrı metot benimsedi. İbadetle ilgili konularda ayet ve hadislere çok sıkı sarılmakla birlikte, muamelata ait konularda 3)T.D. Vakfı İslam Ansiklopedisi Muamelat Maddesi 30.Cilt Sayfa : 318 Muamelat: Muameleler, işlemler demektir.haklar, mîras, ticaret, borçlar ve iş hukukuyla ilgili konular. Fıkıhta fert ve aile hukuku, aynî konularında (günlük hayatın icapları) bir şeyin haram olduğuna dair ayet ve hadislerde açık bir delil yoksa, onun mubah olduğuna hükmederek daha serbest bir anlayış geliştirdi. Mezhep genellikle Hicaz, Filistin, Mısır gibi ülkelerde yaygındır.
    Bu dört hak mezhepten başka daha dört yüzden fazla amelde hak mezhebin olduğu bilinmektedir. Ancak bunların bağlıları kalmadığı için kitaplarda bilgileri mevcuttur.

HAK BİR MEZHEBE UYMAK GEREKİR Mİ?
Müctehid olmayan Müslümanlara, müctehidleri taklid eden anlamında mukallid denir. Mukallid durumunda olan her Müslümanın, Hak mezheplerden birine, mutlaka bağlı kalması gerekir. Onun için en emin, en güvenli yol budur. Aksi durumda İslam Dininden sapabilir.

İmâm -ı Rabbanî buyuruyorlar ki:
“Kitap ve Sünnet’in gereğine göre inanmak (Müslüman olabilmek için) nasıl gerekli i ise müctehid imamların O ikisinden ortaya koyduğu hükümlerin gereğince amel etmek de gereklidir. Durum böyle olunca; helâl-haram, farz-vâcib, sünnet-müstehab vb. gibi mükelleflerin fiillerinin değerlendirildiği hükümleri her Müslümanın bilmesi de aynı şekilde zarûri olmaktadır.
“Müctehidlere uymak durumunda olan (mukallid) bir kimsenin, Kur’an ve hadisten, müctehidin görüşüne aykırı olarak hükümler vermesi ve onunla amel etmesi câiz değildir. (Mukallid bir Müslüman için) gereken; kendisinin, doğal i olarak taklid ettiği mezhebinin müctehidi tarafından seçilip alınan hüküm ile amel etmeyi seçmesidir. ” 4) el-Mektûbât, 1, 286.

Meselâ, ülkemizde yaşayan Müslümanların çoğunluğu Hanefi Mezhebindendir. Bu mezhebe göre namazları cem etme uygulaması (Öğle Ve İkindi Namazını öğle vaktinde bir arada kılmak),sadece hac esnasında uygulanır . (Buna cem‘-i takdim denir).

Müzdelife’ de ise, akşam namazı te’hir edilerek yatsı ile birleştirilir ki, buna da cem‘-i te’hir denir. Bunların dışında ister hac sırasında, ister haccın hâricinde hiçbir zaman ve mekânda, şartlar ne olursa olsun, iki vaktin namazını birleştirmek İmamı Azama göre câiz değildir. Son devir Hanefi alimleri bu konuyu Mukallit Hanefiler yönünden pek fazla dillendirmemişlerdir.

Ashâb-ı Kirâmdan Abdullah b. Mes‘ûd, Sa‘d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer (R.Anhüm) gibi bazılarından bu görüş rivâyet edilmiştir.

Hasan-ı Basrî, İbn Sîrîn, İbrahim Nehâî, Esved (Rahimehümüllah) gibi bir kısım selef-i sâlihîn de bu görüştedir. Bir rivâyette İmâm Mâlik’in (RA.) tercihi de bu yöndedir.

Bu durumda, Hanefî mezhebine mensup olan bir Müslüman’ın, yukarıda belirtilen zaman ve mekânların dışında, hiçbir durum ve şartı bahane edip iki vaktin namazını bir vakitte birleştirerek kılması câiz olmaz. Diğer meseleler de ayı şekilde böyledir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin açıkladığı üzere, mukallid durumundaki Müslümanların, mensubu bulundukları mezhebin görüşlerine göre amel etmeleri şarttır, gereklidir. Şuurlu bir Müslüman, aksi yöndeki iddiaları kabul etmez.

Bizim dinimizde, sıradan herkesin kendi kafasına göre âyet ve hadislerden hüküm çıkarma ve keyfine göre amel etme gibi bir dalalete yer yoktur.

Hatta, değil İlâhi bir dinde, hiçbir beşerî sistemde bile kanunları her önüne gelenin kendi kafasına göre yorumlaması, hüküm vermesi i gibi bir karmaşaya izin verilmez.

Çünkü böyle bir uygulamanın sonucu, toplumda rahatlık ve huzur değil, aksine anarşidir, terördür, kaostur. Bu da, aklı başında hiçbir fert ve toplumun kabul edebileceği bir durum değildir.

Ayrıca dinî meselelerde esas ihtiyaç yeni ictihadlar değil, tefekkürdür. Fikir plânında yapılacak çalışmalardır. Bunlar da hiçbir şekilde kat‘î nasslarda ve hakkında icma‘ bulunan konularda olmamalıdır. Çünkü bu noktalarda değil “düşünce üretmek”, hakiki bir müctehidin ictihad etmesi dahi câiz değildir. Meselâ namazın, orucun, zekâtın, haccın farziyeti; onların rükünleri, vakitleri hususunda ictihâda asla yer yoktur. İslâm’ın fıkıh usûlü bunu böyle ortaya koymuştur. Nitekim Mecelle’de de bu husus,’’ النص عند عند لﻻجتهاد مساغ ﻻ ‘’Mevrid-i nassda ictihâda mesağ yoktur” kâidesiyle belirtilmiştir.

Ama üzülerek ifade edelim ki günümüzde, namazda olduğu gibi, haccın, kurbanın da vakitlerinin değiştirilerek yılın 12 ayına yayılabileceği, yani senenin her mevsiminde yapılabileceği ,Deve Kuşundan ,ve Hindiden Kurban olabileceği , Adet Gören bayanın Oruç tutabilecği vb. icitihâdların (!) ında bulunma cür’etini bile gösteren Çakma Müctehitlere rastlamak mümkündür.. Hem de isimlerinin önünde kocaman kocaman ünvanlarla . Bunu da “bilimsellik !” adına yaptıklarını söylüyorlar ki, Allah C.C. tarafından eğer yetenekleri varsa, hidâyetlerini istemekten başka ne söyleyebiliriz.

Peki, günümüzde bir Müslümanın mutlaka bu yaşayan dört mezhepten birine bağlanması gerekir mi?

Bu sorunun cevabı ve bu husustaki daha pek çok meselenin halli için, Kendisine güvenebileceğimiz kişilerden birisi olan Prof. Dr. Faruk Beşer Hocamız Bir Mezhebe Bağlanma konusunu şu şekilde anlatır.

“İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân-ı Kerim ve Onun açıklayıcısı olan Hadîs-i Şeriflerdir. İcma, Kıyas ve diğer şer’î deliller de aslında Kur’ân’a tabi olduklarından, esas olan yine Kur’an’dır ve bu anlamda Kur’an İslâm’ın tek ve yegâne kaynağıdır. Her müslüman kişi için asıl olan da Kur’ân’a göre yaşamaktır.

“İslâm bütün insanlara ve geldiği andan itibaren bütün zamanlar için gönderilmiştir. Bu süre içinde olacak olanlar sürekli ve sonsuzdur. Oysa, Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği hükümler; bu hükümlerin esası olan ve bizim telaffuz ettiğimiz kelimeler itibariyle, sınırlıdır. Sınırlı olan hükümler sınırsız olayları anlatamayacağına göre, yenilenen olaylara paralel hüküm üreten bir kaynağın bulunması gerekir ki, bu da içtihat’tır. İçtihat, İslâmî hükmü belli olmayan bir olayın hükmünü Kur’ân’a uygun olarak ortaya koyma çabası olduğuna göre, içtihat yapacak şahsın, esas kaynak olan Kur’ân-ı Kerim’i, Onun açıklaması olan sünneti ve bu ikisinin onayladığı icmayı yeterince bilmesi gerekir. Ta ki asıl kaynaklarda belirtilen bir hükümden habersizce ve kendi görüşü ile, asıl olana zıt bir hüküm ortaya koymasın ve olaylar arasındaki ilgiyi görerek isabetli hüküm verebilsin.

“… Allah Rasûlü (S.A.V.) hayatta iken vahiy devam ettiği için, yeni yeni ortaya çıkan meselelerin hükmünü öğrenmek problem değildi. Rasûlüllah’ın vefatından sonra ve ona yetişen arkadaşlarının (sahabe) var olduğu sürede ortaya çıkan meselelerin hükmü, onlara soruldu ve onların müçtehit olanları, ayetler ve hadisler ışığında görüşlerini açıkladılar. Arkasından onları izleyenler (tâbiûn) geldi. Meseleler de çoğaldıkça çoğaldı. Bu meseleleri de tabiûnun müçtehitleri cevaplandırdılar, bunlar hakkındaki görüşlerini, yani mezheplerini açıkladılar ki, işte İmam Ebû Hanife ve İmam Malik bunlardandır ve o dönemde onlar gibi daha yüzlerce müçtehit vardır. Meselesi olan vatandaş, gidip onlardan herhangi birisine sordu ve davranışını ona göre ayarladı. O dönem bu açıdan çok zengin bir dönem oldu ve bu dönemin müçtehitleri on binlerce meselenin hükmünü tesbit etme başarısını gösterdiler.

“Büyük imamlar olan Ebû Hanîfe, Malik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel (Allah Onlardan Razı olsun) hem birçok meziyetleriyle halk tarafından benimsendikleri, hem de daha çok mesele hallettikleri için Onların görüşlerine, yani mezheplerine daha çok başvurulur oldu ve onların görüşleri yazılıp tesbit edilebildi. Diğerlerinin görüşleri ya unutulup gitti veya başkalarının ağzından çok sıhhatli olmayan yollarla ve tek tük aktarılabildi. Dolayısile içtihat adına en önemli dönem olan o dönemden bize bütünüyle sağlıklı olarak sadece bu ‘Dört İmam’ın ve arkadaşlarının görüşleri aktarılabildi. Mensubu bulundu .

“Onlardan sonra da yüzlerce müçtehit gelmiş olmakla beraber, henüz onlar kadar kapsamlı müçtehitler çıkmadığı kabul edilir. Çünkü onlar işin kaynağına yakın idiler, hadislerin sahih olan ve olmayan yollarını tanıyor, kendilerinden önceki sahabenin ittifak ettikleri noktaları iyi biliyorlardı. Sonradan zorunlu olarak ortaya çıkan bir sürü hadis ilmine ihtiyaçları yoktu. Arapça’nın henüz bozulmadığı bir dönemde yaşıyorlardı ve Kur’an’ı anlamak için çok önemli olan Arapça’yı, bir çaba göstermeksizin iyi biliyorlardı. Ve belki de bütün bunlardan ve daha benzeri meziyetlerden ötürü Allah Rasûlü Efendimiz (S.A.V.), Onların da
” قرني قرني خير ”
‘Hayırlı asır’da bulunduklarını haber vermişti. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe 216. ) Oysa, daha sonra gelen müçtehitlerin sözünü ettiğim konularda ilave ve fazla bilgiye ihtiyaçları oldu. İşleri arttığından ötürü seviyeleri de öncekilere göre küçük kaldı, içtihat etmelerine rağmen Onlar kadar kapsamlı olamadılar. Ve o ‘Dört imam’ hep zirvede kalmaya, tabir caizse rekoru ellerinde tutmaya devam ettiler.

“Böyle bir özetten sonra başlıkla ilgili soruya dönelim: Madem ki, esas olan Kur’ân-ı Kerim ve onu açıklayan sünnet-i seniyyedir; öyleyse bir Müslüman’ın ille de ‘dört imam’dan birini taklit etmesi ve ‘Kitab’a ve ‘sünnet’e değil de onun görüşlerine uyması şart mıdır? Hatta bu uygun olur mu?

“Böyle bir soruya cevap olarak söyleyeceğimiz ilk şey, onlara uymanın Kitap ve Sünnete uymaktan başka bir şey olduğu izlenimini vermenin, yanılgı ya da yanıltmaca olduğudur. Çünkü onlara uymak ve onları taklit etmek, Kitap ve Sünnet karşısında, onların görüşlerini benimsemek demek değil, Kitap ve Sünnete onların yorumu ve anlayışı ile bağlanmak demektir. Tabi oluna, yine Kitap ve Sünnettir. Herkesin Kitap ve Sünneti yeterince bilip kavraması zor (imkansız değil) olduğundan, herhangi bir büyük imamı (müçtehit) taklit etmek, pratik anlamda vacip, yani gerekli görülmüştür.

“Ancak bu gerekliliği, dinî anlamda ‘farz’ görme yanılgısına da dikkat çekmek gerekir. Çünkü bir şeyin farz ya da haram olduğuna hüküm verme hakkı, sadece Allah’a ve Onun kendi adına hüküm koyma yetkisi verdiği Rasûlüne aittir.

“Öyleyse [bir Müslüman’ın] Kitabı ve Sünneti yaşamada bir mezhep imamını rehber edinmesi gereklidir ve bunun dört mezhepten biri olması konusunda da âdeta icma vardır. Çünkü belli bir dönemden bize sıhhatli olarak aktarılan içtihatlar onların içtihatlarıdır. Bu, onların özellikle ibadet ve akide ile ilgili herhangi bir meselede bu dört görüş mecmuasının dışında bir görüşün olamayacağında ittifak yani icma etmeleri anlamına gelir ki, fıkıh usûlünde ‘mürekkep icma’ diye tabir edilir. İcma ise genel kabul gören görüşe göre bağlayıcı bir delildir.

Kişileri Kitab ve Sünneti kafasına yorumlama hatasına düşüren sebeplerden biri de, hiçbir mezhebin ve mezhep imamının kabul etmediği ‘mezhep karşıtlığı taassubudur.

“Mezheplerin kolay taraflarını araştırmak ve ihtiyaç yokken sırf nefsinin arzusuyla işine gelenleri alma caiz değildir. Çünkü bu dine değil nefse uymaktır. Delilsiz hareket etmektir. Bizi, kabul edilmeyen toplamacılık denilen telfike (Kafasına göre mezhebden mezhebe atlamaya)ve ‘mürekkep icma’ ile caiz olmadığında saptıran sonuçlara götürür.

Hülasa :
Mezhep, Kur’an’da ve Sünnette bulunup açık olmayan ya da hiç bulunmayan konular hakkında görüş demek olduğuna göre, ‘Dört mezhep de nereden çıktı?’ deyip herkesi güya Kur’ân’a ve Sünnete göndermek, aslında dört değil, bir buçuk milyar mezhep kabul etmek demektir. Çünkü her şey Kur’ân’da açıkça bulunsaydı zaten mesele olmazdı. Bu yüzden, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Örneğin Hanefî mezhebine bağlı yaşamak, Kur’ân’ı ve Sünneti bırakıp Ebû Hanîfe’ye uymak değil, belki Kur’ân’ı ve Sünneti onun anlayışı ile kabullenmek, yani Kur’ân’a ve Sünnete Ebû Hanîfe penceresinden bakmak demektir.”5) Sorular ve Cevaplarla Günlük Hayatımız, Bilge Yayıncılık, İstanbul 2003, s. 15-21.

Allah C.C.’ ün izniyle Gelecek Makalemizde Mezhepsizliğin bir Müslüman’ı nereye götürebileceğine dair yazımızı kaleme alacağız.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.