Herkesin Bayramı Kendine

Yayınlama: 20.08.2013
Düzenleme: 22.04.2015 14:59
1.311
A+
A-

Herkesin Bayramı Kendine

Cenâb-ı Hâkk’ın biz Müslümanlara hediyesi olan mübarek bayramlardan birisini daha idrak etmiş bulunuyoruz. Çapımızca… Her Müslüman için iç âleminde farklı seyreden bir süreç ile yaşanmış Ramazan Orucunun gönlümüzde yeşerttiği güzellikler, yaşattığı tecrübelerin ardından bir mükâfat olarak yaşandı Ramazan Bayramı. Bizim gibi gafillere bile belki bir şeyler bırakarak yaşandı geçti Ramazan ve akabindeki bayram…

Oruç ve Bayram her Müslüman’a uğradı elbette; âlimine, arifine, cahiline, korkağına, cesuruna, imkânlısına, imkânsızına, fakirine, zenginine, reformistine, eyyamcısına tavizsizine, Mücahidine de uğradı Ramazan ve bayram…
Mesela Arakan’da Müslümanlar yakılıyor, köpek itlaf edilircesine muamelelere maruz bırakılıyorken bunlara kayıtsız kalanına da uğradı.. İçinden üzülüp sorumlularına beddua ederek yetinenine de… Topunu tüfeğini sırtlanıp “bu böyle gitmez” diyerek o Müslümanların acısını kendi için namus meselesi görüp Arakan’a, elbette tamamen “yasadışı” yollardan imkân bulup, hoşgörünün, sevginin ve kardeşliğin ne demek olduğunu göstermek üzere, sızıp orada mücadele şartlarını -elbette ki illegal yollardan- oluşturup Budist kâfirlere karşı Müslüman kardeşlerinin yalnız olmadığını cümle âleme gösterip onların hakkını savunmaya başlayanına da, oralardaki mazlum Müslümanın yüzünün gülmesine vesile olanına da uğradı Ramazan ve elbette akabindeki bayram…


Mısır’da başlayan ve Arap baharı denilerek hedefinden saptırılmak istenen ümmetin iradesini yeniden kuşanma hamleleri Suriye ile tamamen farklı bir mecraya yönelmiş ve esasen olması gereken yönünü bulmuşken Mısır’daki hain ve kâfir darbe ile yirminci yüzyılın putu olan demokrasinin tapınıcılarınca nasıl da iğfal ediliverdiğine, böylelikle demokrasi denen nesnenin temelde bir kâfir tuzağı olmaktan başka özelliği olmadığına dair şahitliklerimiz altında geçen Ramazan ve akabindeki bayram, Rabia-tül Adeviyye Meydanı’ndaki çağın destanlarından birini yazmakta olan yiğitlere de uğramış oldu böylelikle…


Hâsılı onlar da bayram yaptılar bizler de, ben de, benim gibi gafiller de… İçinde ve şartları altında yaşadığımız yerleşik sistemin müsaade vasatında teravihse teravih, cuma ise cuma, vakit ise vakit namazlarını kılanlar ve hayatını “işi, aşı, eşi” arasında yaşayan bizlere de uğradı Ramazan ve akabindeki bayram… Mevcut şartlar içerisinden kendi mutlak fikrine, imanına, nispetle içinde yaşayabileceği bir sisteme, “YAŞANMAYA DEĞER HAYAT”ın inşasına “Nasıl yol bulurum?”un sancısını çekene de uğradı…


Cezaevinde on beş yılını tamamlamış “İslam’a Muhatab Anlayış”ı örgüleştirmiş, savcılık iddianamesinde bile “herhangi bir suçu tespit edilememiş olmakla beraber” denilerek günün psikolojik şartları içerisinde kendisine örgüt liderliği yakıştırması yapılarak idam cezası verilmiş ve halen tek kişilik hücrede ve telegram işkencesi altında günlerini geçiren fikir kahramanı Mirzabeyoğlu’na (davasının mecnununa) da uğradı Ramazan ve elbette akabindeki bayram, Bolu Cezaevinin önüne iki çadır birkaç pankart açarak “Mecnunun” sesini dünyaya duyurma çabasında olan “Leyla” ya da… Binlerce diğer Müslüman mahkûmla beraber…


Hiçbir şeyden haberi olmayan masumlukları ile insanlığın sembolleri çocuklarımıza da geldi Ramazan ve elbette akabindeki bayram, tekne orucu tutanına da geldi mesela…

Yüzlerce lira harçlık almış olanına da geldi, babasının annesinin elini öpmek imkânıyla yetinmiş olanına da, kırk yılda bir görebildiği cezaevindeki babasına dokunabilme imkânı oluştu diye çifte bayram yapmış olanına da…


Eşinin dostunun arasında, sevdiğinin sevgilisinin başucunda mutlu mesut yaşayanına da uğradı… Gönlü yanık, gurbet içine düşmüş, hasretini bile yaşayabilmekten mahcup aşığa da uğradı Ramazan ve akabindeki bayram… Sevdiğinden izinsiz onu düşünmeye hayâ edenine de uğradı, nefse yakın akıl ile Hâkk’a yakın gönül arasında sıkışıp kalmış olanına da… Mecnuna da uğradı Leyla ya da hâsılı… Kapısını çalacak kimsesi kalmamış olanına da artık kapısının çalınmasını istemez olmuş olanına da…


Herkese ayrı ayrı geldi elbette, herkes aynı Ramazanı mı yaşadı sanki; beş yıldızlı otel lokantalarındaki iftarlara da uğradı o otellerin müdavimi zevata da uğradı Ramazan ve akabindeki bayram…

Dili dışarı sarkmış vaziyette iftar sofralarının başında ezanı beklemiş, böylelikle kalbinin etrafındaki yağ katmanlarının damla damla erimişliğinin şahitliğinde Yaratıcıya yaklaşmanın engin farkındalığını yaşamış, gönül diye bir şeyin de olduğunu kavrama yolunda mesafe kat etmiş olanına da… Fitne fücurdan başkasına aklı ermeyen, dedikodu gıybetten başka marifeti olmayan bunlara malzeme olsun diye iftar davetleri düzenleyen, tezvirattan başka kabiliyeti olmayan, zavallı ahmaklara, paçavra soyuna da uğradı… Ümmetin kalbi birbirine ısınsın diye teheccütlerde gözyaşı dökene de…


Nice yatalak hastaya da geldi bayram… Tatil bitse de bizim doktor gelip idrar sondamı değiştiriverse diyene de… Bizim doktor gelse de tükenmiş ilaçlarımı tekrar yazıverse diyen, büyütüp yetiştirip dünyaya salıverdiği on çocuğuna onlarca torun torbasına rağmen kimsesiz kalmış yaşlı teyzeye de, onca sağlığına nazaran kaşının üstündeki sivilceyi kapatıp da güzelliğini gölgeleyen bu arazdan nasıl kurtulabilirim tasası çekene de…


Dedik ya herkesin bayramı kendine ve herkese gelen bayram herkese aynı gelmiyor… Herkeste aynı bereketi bırakıp da gitmiyor… Herkese aynı zenginliği-hikmetleri kazandırıp da gitmiyor… Ama zaman hepimizin üzerinden bütün âlemin üzerinden bütün âlemle beraber akıyor… Ve yazıya başladıktan bu yana, bir ucuna bütün âlemi de assan ilerlemesini durduramayacağın akrep bir adım daha mesafe kat etmiş oldu, zaman bir süre daha ilerlemiş oldu varacağı yere varmak yolunda… Bu sürede enteresan ki aynı sürede kimimiz gençleşirken kimimiz yaşlanmış oldu… Ama hep beraber aktık, akıp gidip varacağımız yere doğru… Aktık yani… Açımız, tokumuz, arifimiz, ahmağımızla aktık…


Eskilerde “Bayramsa bayramınız mübarek olsun” şeklinde bir ifade kullanılırdı. Oysa biz şimdi öyle demiyoruz, bayramımız bayram olsun diye geçmeyen güne yazık diyoruz. Ve ümmet gerçek bayramlar görsün diye alınası nefeslerle geçsin de gelecek günlerimiz, yuva olsun diye bütün evler ve böylece evlatlarımıza bari bayram olsun bir gün, bir gün bayram görebilsinler diye… Bunun için kitapların başında geçiyor günlerimiz, Kurân-ı Kerîm’in başında, tefsirlerin başında, müspet ilimi İslâm hikemiyatının dilinden yeniden dillendirme çabalarımız, bunun için laboratuvarlarda döktüğümüz terlerimiz, bunun için medreselerimizi yeniden inşa çabalarımız, bunun için teheccütlerdeki yanıklığımız, bunun için meydanlarda Allah-u Ekber nidaları eşliğinde hakikati zalimin suratına haykırarak geçen, geçmesi gereken günlerimiz… Bu koca dünya cehennemin değil de cennetin tarlası olsun diye…


Karalar bürünmüş çağa selamıdır Ümmet-i Muhammed’in bayramları… Ümit ışığı, habercisi yarınlarımızın, güzel yarınlarımızın, yaşanası, yaşanmaya değer günlerden bir küçük tat halinde… Varın siz hayal edin artık hayalini kurduğumuz günleri…

Bu yüzden, o güzel günlere hasretimiz yüzünden, Allah (C.C.) emri halinde “Müslümanlara karşı şefkatli, kâfirlere karşı şiddetli” olma gayretimiz… Bu yüzden öfkemizin diriliği hep baki kâfirlere ve elbette önce muhabbetimizin tazeliği mü’minlere, hep baki… İnsana muhabbetimiz bu yüzden, bu yüzden belhüm adal -hayvandan aşağı soyuna- yönelik nefretimiz…


Yeniden toparlanmamıza dipdiri ve birlik içerisinde aydınlık günlerimize, doğru bir istikamet anlayış feraset ve adam gibi bir teşkilatlanma şuuru ile yeni hamlelerimize vesile olması, “Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” diyen risale sahibi güzide âlimimize nispet, yiğitlerimizin meydan yerini doldurduğu, meydanlarımıza hâkim olduğu günleri görmemize vesile olması ümit ve duasıyla…
Selam olsun.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.