‘Gitmeyince gelinmez’ demişti bir adam, bir kıza. Karlı bir akşamdı, ama ayrılık şubattan daha soğuktu ve sancılıydı şüphesiz.
Arabadan indiler konuşmadan. Küçük bir şehrin, küçük bir; ‘sevenleri sevdiğinden ayırma merkezi’ydi garlar ve hep buz tutardı eller. Kız cebinden bir bilet çıkardı, sonra saatine baktı; ayrılığa çeyrek vardı. Dolan gözlerini gökyüzüne kaldırdı, ‘gitmeyince gelinmez’ dedi içinden. Adam yeşil bir valiz çıkardı arabanın bagajından, yürüdüler.. Yüzlerine değen o sert rüzgârı, ciğerlerine çektikleri soluk havayı, bir de ayrılığın verdiği o ince sızıyı taşıdılar yüreklerinde.
Bu istasyonlar hep ayrılık kokardı, hüzün dolu bir veda, hasretli bir el sallayış, sabırlı bir bekleyiş. Bu garlar ayrılığın habercisiydi, sabırdı çilesi, kavuşmaktı meyvesi.
‘Ben yokken kendinize iyi bakın, gelince ben size iyi bakarım’ dedi kız. Güldü adam, ‘Sen de kendine iyi bak’ dedi. ‘Sıkı giyin, habersiz bırakma bizi.’ Kızda gülmeye çalıştı. Gözlerinde taşmaya hazır duran bir nehir varken üstelik. Boş bir banka doğru yürüdüler, sessizdi bu gidiş, suskundu. Oturdular yan yana, yasladı başını adamın omzuna. Çaresiz bekledi, o ayrılık trenini. Hiç geçmesin istediği o dakikalar aktı gitti su gibi.
Bir tren sesi böldü sessizliği. Bir anda mahşer yeri oldu o bomboş ayrılık evleri. Allah’a emanet ol’lar, kendine dikkat et’ler, bir de gidince ara’lar.
Ayağa kalktı, önce adam sonra kız. ‘Hadi bakalım ufaklık, gitmeyince gelinmez’. Yüzünde zayıf bir tebessüm, hep söylediği gibi ‘dikkatli ol, varınca ara’ dedi yeniden. ‘Tamam’ dedi kız, sarıldı kollarının yetiştiği kadar adama. Yanağına bir öpücük kondurdu, yürüdü trene doğru. Basamakları çıktı, oturdu yerine. Dışarda duran adama baktı, bir de saate. Dayanamadı koştu indi trenden, ‘Baba!’. Bir daha sarıldı, sarıldı sıkıca..
Kayboldu gitti geceden bir tren, bir baba ve bir kız. Bir tren istasyonu ve yeşil valiz, hepsi şahidiydi. Babalar bilirdi, ‘gitmeden dönülmezdi’.