Ellerimize boş yoğurt kapları alırdık annemle. Koşturarak meydandaki camiinin yolunu tutardık. Adımlarımız birbirine karışırdı adeta. Bir yandan acele eder, bir yandan kendi halimize gülerdik. Yetişememe telaşımız içimizde bir korku filizini yeşertirdi hep. Bu koşturmacalar, büyük camiinin altında kurulan yemek çadırından yemek alabilmek içindi. Çok sıra olurdu, ama o sırayı beklemek hiç dokunmazdı bize. Annemden daha hızlı olduğum için önce ben girerdim sıraya, o da elindeki kabı bana uzatırdı nefes nefese. Açlığımı unuttuğum tek yer bu iftar sırasıydı. Acaba yemek kalmayacak mı, önümde kaç kişi var, kaç dakika kaldı ezana derken açlığımı hissetmeye vakit bile bulamazdım. Nihayet sıra bana geldiğinde, birer kepçe yemeklerden koyardı aşçı abi. Herkes bugün evde ne yemek yapsak diye düşünürken biz; ‘aşçı abi bir kepçe daha koysa keşke bugün yemekten’ diye iç geçirirdik. Şu çok şatafatlı yemek programlarına hiç bakmazdı annem, belki de benim canım çekmesin diyeydi. Aldığımız yemeklerin sevinciyle evin yolunu tutar, ramazan aylarının bu sevinçli, bereketli günlerini ne olursa olsun doyasıya yaşamaya çalışırdık. Eve varır varmaz sofra bezini açar, ezanı beklerdik. Koca gün geçerdi de o iki üç dakika hiç geçmez gibi gelirdi bana.
Babam ben çok küçükken gitmiş, nereye olduğunu ne ben sordum ne de annem söyledi. Annem okuma yazma bilmezdi ama beni okutabilmek için sabahın en erken saatinde çıkar, çalışır didinirdi. Ancak son bir yıldır hastaydı ve çalışamıyordu. Yoksa ben eksikliğini çekmemeyim diye evimize her şeyden alırdı. ‘Bu ramazan da böyle olsun’ dedi , ‘olsun’ dedim. Mahcupluğu ellerini titretti, gözlerini doldurdu. Bir de bunun için üzülüp daha çok hasta olsun istemediğim için, camiden aldığımız iftar yemeklerini abartılı bir iştahla yerdim. Fark eder miydi bilmiyorum, sormak için hiç fırsatım olmadı.
Karşı apartmanda oturan Leyla Teyze de bazen yemek getirirdi. Tabak boş gitmez derdi annem, o yüzden camiden aldığım yemeklerden biraz koyar öyle götürürdüm geri. Kalan kısmı da sahurluğumuz olurdu. Kaç parçaya bölünürdü o yemekler, yine de çok çok yeterdi bize. Ramazanın bereketi der şükrederdi annem.
Birlikte üç ramazan daha geçirebildik annemle. Dördüncü Ramazanı göremeden duasını üflediği gökyüzüne melek oldu, uçtu gitti. O zamandan sonra eski tadı kalmadı telaşla koşturduğumuz iftarların, nazlanarak uyandığım sahurların.. O gittiğinden beri en güzel yemekler de olsa soframda o telaşlı, koşturmalı, bereketli cami yemeklerinin tadını hiçbir şeyde bulamadım. Meğer asıl olan ezanın okunmasını beklerken ettiğimiz aceleci muhabbetmiş, meğer kalbimizde kalan o günleri özleyeceğimizden habersiz çabucak geçip giden senelermiş. Yaşarken göremediğim ama sonralarda hep çok özlediğim o en güzel hatıralarımın arasında kaldı gitti yemeklerin tadı tuzu.
Her ramazanın ilk sahuru elim ayağıma dolaşır, gözümde eski günler canlanır.. Mızmız bir kız çocuğunu hatırlar, ne kadar özlesem de geri gelmeyecek günlerime, gecelerime, gidenlerime ağlarım..
Bugün yine bir iftar telaşına kapıldı yüreğim. Annemle yemek alabilmek koşturduğum o caminin avlusunda, ben gibi çocuklara birer kepçe daha fazla yemek verebilmek için bekliyorum şimdi. Belki uzaktan; tam benim çıktığım sokaktan, pantolonunun dizleri eskimiş, saçları küt kesilmiş, elinde boş yoğurt kovası olan, arkasına dönüp dönüp annesiyle yarışan bir kız çocuğu görürüm. Belki o zaman daha huzurlu uyur annem. Ya da ben.. Azad olur kalbimde çırpınıp duran kuş…