Bilmek-Anlamak Ve Anlayış Üzerine
Eğitim sistemimiz bilgi üzerine kurgulanmış. Üstelik hazmedilmiş bilgi değil ezbere dayalı bilgi. Üniversiteden mezun olanlarımıza meslekleri ile ilgili temel kavramları sorun, büyük bir çoğunluğu bu kavramları bilemeyecektir. Bilenler ise kabaca tanımını yapacaklardır. Halbuki o mesleğin kavramları, o meslekte; mesleği ile ilgili konuşabilmesinin sadece A,B,C,D gibi harflerinden ibarettir. Bu kavramların birbiriyle alakası, ayrıntıları işin estetik güzelliğidir ki; üniversitelerimizde öğretilmiyor. Bu sebeple mezun olanlar mesleğini sevmeyen, kendine güvenmeyen, muhatabını anlayamayan anlayış yoksunu olarak hayata atılıyorlar.
Öğretmen-öğrenci, doktor-hasta, işveren-işçi gibi ikili insan ilişkilerinde bilgi mi öne alınmalı yoksa karşılıklı birbirini anlamanın sonucu olan anlayış mı?
Bu soruya dünyada çeşitli cevaplar verilmişse de üniversitelerimizdeki verilen eğitime ve bu üniversitelerden mezun olup görev yapan meslek sahiplerinin tercihlerine baktığımızda muhatabı “bilmek” seçiminin ağır bastığını görüyoruz.
Karşılıklı anlayışın kalkmasının sonucunu ekranlardan izliyoruz. Hasta yakınlarının doktoru, öğrenci velilerinin öğretmeni nasıl aralarına alıp sille tokat dövdüklerini görüyoruz.
Doktor ve öğretmen hata yaptığı zaman biliyor ki kendisini ağır tazminatlara çarptıracak; avukat, hakim, savcı, hakkını acımasızca arayan mağdurlar vardır. Doktor ve öğretmenler akıllı insanlardır. Madem ki hatalar affedilmiyor; o zaman hata yaptırabilecek risklere girmemeliler. Öylede oluyor. Artık risk taşımayan “kuru bilgi” hakimdir hemen hemen her meslekte.
“Meslek aşkı”nın artık ütopik bir kavram halini almaya başlamasının temelinde bu seçim yatmaktadır. Kuru bilgiyle aşka ulaşılamaz ve aşk insanı mevzuuna-mesleğine uygun hale getirendir.
İnsan davranışları konusunda ortaya konmuş tüm bilgiler istatistikî bilgilerdir. Bu tür bilgiler tüm farkları atıp bize ortalama insanı verir. Bu bilgilerle bir çerçeve oluşturun ve ülkedeki tüm insanları bu çerçeve ışığında inceleyin, neticede bu çerçeveye uygun bir tek insan bile bulamayabilirsiniz.
İkili insan ilişkilerinde pratik ön plana çıkar ve pratik uygulamalar kendine has özellikler taşıdığından, tüm pratik uygulamaları teorik bilgi haline getirmeyi imkansızlaştırır.
Öğretmen ve doktor gibi bir meslek sahibiyseniz eğer üniversitelerdeki öğrenilen kuru bilgiyi kullanarak öğrenci ve hastanızı sıradan-ortalama insan olarak görüp onları bilim adına aşağılarsınız veya onları anlamak gerekliliğine inanarak her birini eşsiz bir insan olarak yüceltebilirsiniz.
Bu anlamda “bilmek” ve “anlamak” birbirine zıt iki kavram gibi duruyor. İkili insan ilişkilerinde muhatabını anlamayı seçen meslek sahiplerine; öğrencini eğitmek, hastanı tedavi etmek istiyorsan üniversitede sana verilen kuru bilgiyi bir kenara bırak diyoruz. Tek sermayesi bu kuru-ezbere bilgi olanlar bu bilgileri istese de unutamayacaktır. Hani adamın biri hocaya gelir, “hocam ben filan kızı seviyorum, bir büyü yap kız bana aşık olsun” der. Hoca, “tamam yapayım ama ben büyü yaparken sen aklına sakın ‘tavşan’ı getirme yoksa büyü tutmaz” der. Adam; “hocam, tavşan kelimesini söylemeseydin aklıma asla gelmezdi, şimdiden sonra aklımdan hiç çıkmaz.”
Dikkat edilirse burada söylemek istediğimiz, öğrenilen kuru bilgiyi çöpe atmak değil, onları unutmak. Tamamen bilgisiz kalmak değil, bilginin kölesi olmamak için, anlamak için unutmak. Tavşanı unut ki büyü tutsun. Peki böyle bir şey mümkün mü?
Michael Polanyi’nin terminolojisinde, bir şeyi anladığımızda onun içerisinde yerleşiriz . Bu şekilde ‘şeyleri’ içselleştirmiş oluruz. Bu ‘şeyler’ bizim cismanî varlığımızı ve dünyamızı genişletir. Mesela, gözleri görmeyen bir insan ilk defa bir baston ile karşılaştığında onu anlamaya çalışır. Onun nasıl kullanılacağını pratik olarak öğrenir, onun üzerinde ustalaşır. Bu öğrenme aşamasını geçtikten sonra, ona bir daha dikkat etmez. Baston o kişinin vücudunun bir uzantısı olur. Artık dikkatini baston’un dokunduğu şeylere yöneltmektedir. Baston yardımı ile yolunu bulmaya yönelir. Böylece baston o kişi için tâlî hale gelir. Lakin, bu bastonun varlığından bir şey eksiltmez. O hala bu kişinin elinde durmaktadır ve onun eşyayı nasıl anlayacağı üzerinde önemli bir rol oynamaktadır.
İnsanın “anlama” bakımından diğer bir insanın karşısındaki durumu, körün eşya karşısındaki durumuna benzer. “Bilgi” körün bastonu gibidir. İşte takılıp kaldığımız ve muhatabımızla körlemesine ilişkiye girip yanıldığımız nokta burasıdır. Hz. Mevlana “Anlamak bilmektir; bilmek ise affetmektir” der. Anlamanın bir ahlâk işi olduğu nasılda belli. Psikolojinin üç büyüklerinden biri olan Jung, “anlamanın” ikili ilişkilerde iki tarafında şahsiyetlerini korumasıyla mümkün olduğunu, birinin diğerine teslimiyetiyle anlamanın biteceğini, karşılıklı anlamanın da bir sınırı olduğunu, sınır aşıldığında anlamanın her iki tarafa da zarar vereceğini ifade eder.
Üstad Necip Fazıl bu durumu şöyle niteler mısralarında:
Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var;
Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var..
Batı bugün sömürdüğü Müslüman ülkeler olmasa ayakta duracak hali kalmamıştır. Aklın kölesi olan batı bizden sömürdükleriyle yaptığı makyaj sayesinde karşımızda dimdik ayakta duran bir görünüm vermekteyse de, yalnız kaldıklarında yaptıkları iç muhasebeyle saçları yolmaktadır çaresizce. Batının taklitçisi daha yolun yarısında olan bizleri aynı sonuç bekliyor maalesef. Ellerimiz şimdiden saçlarımıza uzanmaya başladı bile.