Allah’ın selamı rahmeti bereketi üzerimize olsun hep beraber. Selamette olmanın “istikamet” üzere olmak demek olduğu şuuruyla… Şu cahillikler dünyasında “istikamet” üzere olmayan nasıl selamette olabilir… Her şey olmak mümkün bu dünyada belki, zengin fakir, âlim cahil, amir memur, ama “istikamet” üzere olamadıktan sonra, ne fayda…
Anadolu’nun Günlüğü olsun demişti Ahmet Aka gazete çıkarmaya ahdettikten sonraki hazırlık toplantılarımızdan birinde. Anadolu’nun günlüğü manasına Anadolu Günlük… Bu gazetenin hemen hemen her şeyi diyebileceğimiz dostumuz Ahmet Aka oldu böylece isim babası da…
Evet Anadolu’nun Günlüğü olsun amenna da hangi yönü ile yazmalıydık günlüğünü Anadolu’nun… Kaydı tutulmaya değer yönü neydi bu hayatın? Anadolu’nun olmuş, olan ve olacak –olması gereken- yönü dikkate alındığında biz neresinde durmalıydık bu tarihi sürecin… Bu tarihi süreç, çağın insanı bunaltan karanlığından insanı selamete ulaştıracak İlahi hürriyete doğruydu, rol alabileceğimizi düşündüğümüz, varoluş gayemiz olarak sorumluluğunu duyduğumuz…
Yadsınamaz bir gerçek ki Anadolu şakası olmayan süreçler yaşadı son birkaç yüzyıldır. Hemen yüzyıl öncesine sövmek yeni “resmiyet”in tek varlık sebebiydi sanki. Hangi akıl bunun kasıtlı olmayan, tabii bir süreç olduğunu iddia edebilir. İnsan yanlış yapabilir o başka elbette ama bu yanlışa düşmekten başka bir şey olsa gerektir. Açıkçası dinine, diline, irfanına örfüne yönelik, bizim olmuş, bizden olana yönelik ne varsa taammüden bir cinayete maruz kaldığını kabul etmek gerekir “Anadolu”nun… Düne nazaran küfrün kesafetinin azaldığını düşündüğümüz “bu gün” bile, mesela, İngilizcenin ilköğretimdeki mecburi varlığının yanı sıra bırak devleti, insanımızın kendi imkanları ile açacağı okullarda bile dînî –İslâmî ilimleri yontulmamış halleri, oldukları şekliyle meşru ve yasal zeminlerde, kendine mahsus tabiî yaşam alanları içerisinde tahsil edebilmesinin mümkün olmamasını, elbette razı olmadığımız ama matah bir şeymiş gibi önümüze konulan liberal demokrasinin rüzgarının bir türlü “biz”den yana esmemesini, bu imkanların yasalar eliyle engellenmiş olmasını hadi açık söyleyelim “medreselerimiz”in varolmasını engelleyen kastın dimdik ayakta olmasını, Anadolu’nun taammüden cinayete maruz kalmış olmasından, bu sürecin yumuşak bir usulle, ama tavizsiz bir şekilde, devam ediyor olmasından başka nasıl izah edebiliriz… Bizim lehimize olmamak üzere delinmemiş yeri kalmamış olan, eğitimde İslâm’ı ve İslâmî olanı dışlamak kastıyla oluşturulmuş tedrisattaki “tevhid”in, o tevhidin arkasındaki iradenin dimdik ayakta olmasını… Yeni yetmeler sonradan görmeler ve devşirmeler ne derlerse, nasıl değerlendirirlerse değerlendirsinler… Bu, bizler için böyle.!
Hasılı yaşanmış bir süreç halinde tarih başımıza geçeli çok oldu bu topraklarda. Bu topraklarda bizim başımıza geçirilmiş olmasıyla beraber adeta arzın da başına geçirilmişti tarih… Biz silindik tarihten ve zaman durdu adeta, insanın, insanlığın zamanı… Bir mikrop tebelleş olmuş, yiyip bitirip iktidarını ilan etmişti bünyemizde, kokmuştu dört bir yan, biz bizde değildik ve dünya kendinde değildi nice zamandır… Baş “kötü-çirkin ve yanlış” olan kusmuştu üzerimize sarhoş kusmuğunu… Çaresiz bir zamanımızda… Böylece başlamış oldu “Fetret devrimiz”…
O kusmuktan, o kusmuğun karanlığından, şuura pranga vuran dehliz hürriyetinden Hak’kın hürriyetine, selametine ermek çabasıyla geçti yıllar, ümmetin yılları… Ne destanlar yazıldı bu süreçte. Ne ümitler taşındı yarınlara, doğacağı müjdelenmiş olan yarınlara, müjdeye nail olmak niyazlarının eşliğinde, ne zulümler gördü karanlığın emir erlerinin elinden bu ümmet…
Nice zamandır kendini aramanın sürecini yaşadı, küllerinden doğabilmenin sancısını çekti, isimli isimsiz kahramanların hafakanları boyunca… İstikamet üzere olan, irili ufaklı bütün gayretler, inşallah hiç biri boşa gitmemiş olmak üzere, bütün boğulma ve yok edilme çabalarına rağmen, insanlığın haysiyeti adına bütün Müslümanlar, kendi çaplarınca hayalini kurdukları “yaşanmaya değer nizam” hasretini terennüm ettiler, amellerine yansımış sonsuzluk bestesinden ilhamlı, haysiyet şarkıları dillendirildi…
Bu besteleri susturmak, olmazsa kendi içinde boğmak, olmazsa hakikatlerinin yerine sahtelerini ikame ederek saptırmak için ne tezgâhlar kuruldu, ne karanlıkları aştı bu ümmet, Allah’ın izni-lütfu ile… En son 28 Şubat kötülüğü idi semalarından yağan zift halinde, kötülerin ve kötülerin çocuklarının elinden…
O zamanda kendisini “harcamaktan” çekinmedi, Tek- Bîr olana, rahmeti gazabını geçmiş olana sığınarak, mazlumunu mazur görerek, haykırdı yiğitleri ümmetin:
“Dur demeli bu gidişe. Her şey “mutlak bir” için. Her şey “mutlak fikir”le…” (S.M) nidasını… Bu aziz toprakların, insan Rabbini bilsin diye yaratılmış arzın semalarına…
İnsanlığın son adası olan ümmet, bir kez daha kritik devreler atlattı yeniden, atlattı diyebileceğimiz zamanlarda isek de her ne kadar bitmiş bir şey yok henüz işin gerçeği, başka kisveler altında maksattan, menzilden, murattan uzaklaştırma taklaları atmakta hala kötülük, kesafetini kaybetmiş olsa da her ne kadar bu gün, teneffüs ettiğimiz kirli bir hava gibi hala kendini solutmakta insanlığa… Bu onun biricik tarzı gerçi yedire yedire dönüştürmek. Onun için dikkat etmek, savsamamak zarureti. Onun için “fikir-itikat” bünyesine musallat mikroplardan kurtulma, kendi hal muhasebemizi yaparak yürümek zarureti…
Kötülük tamamen defedilmeden, “doğrunun olmadığı yerde iyi de yoktur” hikmetine binaen ki kötülük “iyi”nin olmamasıdır, iyi-doğru-güzel’in iktidarı tesis edilmeden, kötülükten kurtulunmuş sayılmaz şüphesiz. Böylece çevremizi sarıverecek olan küfür, zulüm ve fitneden başkası olmayacaktır şüphesiz… Tırnağının ucu kanasa abdestin tamamının bozulması misali, iyilik bir bütündür ve parçalanmayı kaldırmaz bünyesi. Onun için ya hepiyle varolabilir ya tamamen yok olur iyilik…“Ya hep ya hiç” hikmetinin kıymeti anlaşılmıyor mu savrulmuşluğumuza bakarak?.. “Kendisinden kıl kadar ayrı düşülünce ortada hiç kalmayan bir şey varsa, o da Şeriat’tır” hikmetinin kıymeti.. Kendi yaşam alanlarımızı oluşturma zaruretimiz… Onun için kötülükten-karanlıktan tamamen kurtulmanın tek yolu oluyor “Mutlak Fikrin” iktidarı, iyiliğe- aydınlığa çıkabilmenin… İnsan olabilmenin…
….
Artık bu gün önümüzdeki en büyük meselelerden birisi medeniyetimizin yeniden varoluşu, iktidarının tesisi sürecinin önündeki en büyük engellerden birisinin liberal dünya ve onun çamur vasatı, onun yapış yapış tiksinti uyandıran, neon lambaları altında şuuru kör eden yapısı olduğu gerçeğidir.
Aksi halde dün “kötü”lerin elinde “kötülüklerin” merkezi olmuş birimlerde bu gün “iyi”lerin görev alıyor olmasına nazaran değişen pek de fazla bir şeylerin olmamasını nasıl izah edebileceğiz… Önümüze çıkan “Liberal Dünya” vahasında savrulmuşluğumuzu nasıl izah edeceğiz? “Yokuş sökülmüş” ama önümüze çıkmış vahada, vahanın rehavetinden mi, yoksa ezikliği tatmin eden makamlara ulaşılmışlıktan –ulaşmışlığımızdan- mı yoksa zaten fikirden çok psikoloji ile yürümüş olmamızdan mı bu güne kadar, ayrı dava, biz ne yapacaktık bir yere mi gidecektik edalarında kaybolmuş olma hallerimizi nasıl izah edebileceğiz… Hedefini izah edememiş her hareketin kaçınılmaz akıbeti diye mi izah etmeliyiz, mevcut hâli… Bu ağır bir ifade mi olur yoksa, yoksa “mücahit” iken “müteahhit” olmuşluğumuzun izahını başkalarına mı bırakacağız… Biz yapmayacaksak kimler yapacak bu hayati muhasebeyi? Ve mezara bir adım daha yaklaşmışken bu gün…
Anadolu’nun Günlüğü, hayatın içinde, hayatın kıvrımlarında arayacak “iyi-güzel-doğru”ya giden yolu… Bu süreçte, teorik atmasyonculuğa pirim vermeyecek, entellektüel kepazeliğin, tepeden bakmacılığın adını “fildişi kule” koymayacaktır muhakkak, sevecek- sövecek yeri geldiğinde, yeri geldiğinde aşkını açık edecektir… Menfaatinin kavgasını vermenin adına “dava” deme rezilliğine düşme tehlikesi- nefs muhasebesi kılıcı gibi duracaktır kendi tepesinde, Hak’kın koyduğu… Olması gereken halinde…
Anadolu’nun Günlüğü’nü yazmaya ahdetmiş olanların bu şartlarda dedikodu tezgâhı olmak gibi bir rol üstlenemeyecekleri de açık olmalı. Ne dedikodu yazarlığı ne de al takke ver külah cambazlığına tenezzüllerinin olmayacağı da inşallah… Bunun yanında ne “molla”lık taslayacak nede züppeliğe düşecektir, reel olanla yüzleşip Hak’ka yol bulmanın imkânına bakacaktır. Hakikati oluruna getirmeden…
Karıncalar gibi çalışıp devler gibi eserler vermek zoru ile karşı karşıya olan, nefs yellemek değil de, “iç”te ve “dış”ta imanının dünyasını inşa tasası taşıyan hassaten gençler elinden yazılmasını ümid ettiğimiz bu günlüğün güdücüleri “rast gele olmak” hakkına sahip olmadıklarının, hep “inşa” kastını gözetmek zaruretlerinin de farkında olmalılar şüphesiz…
Hakikatin hatırını dostun hatırına üstün tutabilecek bir idrak ve feraset niyazı ile kötülük, yanlışlık, eksikliklerimizle çıkmış olsak ta yola… Biz Günlüğünü yazmalıydık Anadolu’nun; olmuşunu olanını ve ilahi emir ve hikmetler ışığında olması gerekenine dairini… İdrakimizin el verdiği, ferasetimizin görebildiği ve irfanımızın yettiğince, babalarımızdan devraldığımız gibi devretmemek için bu dünyayı evlatlarımıza…
Tevbe halinde olan aciz kullar olarak, “iyi- güzel ve doğru”ya yönelik yürüyüşünde ümmetin iyi ve kötü arası yaşanan bu kadim sürece kayıtsız kalamayacak olanların zorunluluğu olmuş oldu böylece “Anadolu Günlük”…
“Güzel isimlerinin arasında “Galib” isminin sahibi Allah’ın adıyla” bismillah diyelim bizler…