Büyük Doğu’nun İnşası Eğitimden Geçer
Bu makaleyi okuyan kişi şunu peşinen kabullenmeli ki, bir eğitim sistemini tüm özellikleriyle bir makalede anlatabilmenin imkânı yoktur. Böyle bir makalede ancak bazı gerçeklere işaret edebilirsiniz.
Büyük Doğu Mimarı’nın eğitim anlayışını işaretlemeden önce, eğitimin dünyada nasıl bir anlayışla algılandığını özetleyelim.
Hayatı öğrenmek mi, hayatı yaşamak mı? Düşünürler, eğitimin hakikatini bu iki sorunun cevabında aramışlar.
Hayatı öğrenmek gerekir diyenler, bunu şöyle gerekçelendirmişler:
“İnsanın tabiatı, tarihî süreç içinde temel olarak aynı kalmıştır. İnsan tabiatının en belirgin özelliği düşünmesidir. Düşünme yeteneğinin geliştirilebilmesi için insan zihnen geliştirilmelidir. İnsan zihnini geliştirecek klasik eserler, eğitim programlarının temelini oluşturmalıdır. Eğitim öğretimi, öğretim de bilgiyi gerektirir. Bu bilgi gerçeğin kendisidir ve bu gerçek her yerde aynı olmalıdır. İnsan değişmez olan iyi hayat şartlarına uyum sağlamalıdır.” Hayatı öğrenme zorunluluğunu temel alan eğitim sistemlerinde, bu görüş hakim.
Hayatı yaşamak gerekir diyenlerin gerekçelendirmeleri ise şöyle:
“Eğitim sürecinde tabiata uyulması ve çocuğun ferdî özelliklerine saygı gösterilmesi önemlidir. Çocuğun gelişim özelliklerini inceleyerek, çocuğu öğretim metotlarına göre değil, öğretim metotlarını çocuğa uydurmak gereklidir.” İnsan hürriyetini temel alan eğitim sistemlerinde de, işte bu görüş hakim.
Eğitimcileri iki farklı sisteme zorlamış zorunluluk ve hürriyet gibi iki kavram; “İslam zıt kutuplar arasındaki muvazenenin üstün nizamıdır” esasıyla, gerçek yerleri tespit edilmiştir. Bu esas; “ZORUNLULUĞUN aynı zamanda insan için GEREKLİ OLAN olması, ikincisi ise HÜRRİYET zorunluluğun şuuruna varıştır; zorunluluğun şuuruna varmada da BİLGİ bize hürriyeti getirir” olarak ifade edilmiştir.
Eğitim nedir? Bu soru Üstad Necib Fazıl tarafından “duygu ve düşünce alışkanlığı kazandırmaktır” meâlinde cevabını bulmuştur.
“Önce hisseder sonra fikrederiz. Kalbin yolu”
“İnsanın fikirle gördüğüne karşı hisle takındığı değerlendirme edası, ahlaktır.”
Duygu ve düşünce alışkanlığının ahlâkî olduğu besbelli. Allah Resûlü’nün “İlim öğrenmekle, güzel ahlâk ona alışmakla olur” ölçüsü, eğitilecek fertte duygu ve düşünce alışkanlığı kazandırmanın, eğitimde İslâm’ın yolu olduğunu gösteriyor.
Psikolojinin iki büyük devi olan Jung ve Adler’in eğitimde duygu alışkanlığı kazandırmaya verdikleri önemi eserlerinde takip edebilirsiniz.
Büyük Doğu külliyatında bazı eğitim kavramlarını kısaca göz atalım:
ÖĞRETMEN
“İlkokul öğretmenleri çocuk gibi, öyle de olmalı, yalnız kemale erdikten sonra iradeyle kazanılmış çocuk hali olmalı” tespiti Üstad’a ait. İslam ahlâkının hakim olduğu toplumda “oluş” yani kemale erme esas iken, İslam ahlâkının hakim olmadığı toplumlarda “oluşturma” yani sahte kemal söz konusudur. Oluşturulmuş yarım aydın hüviyetindeki öğretmenin, şahsiyet de denilen kendine ait bir iradesi yoktur ki, iradesiyle çocukluk hâli kazanabilsin.
BİLGİ
Eğitimde bilgi, hangi iş ve yetenekte iseniz, o iş ve yetenekte “anlayış” geliştirmek içindir. “Ne kadar bilgi” sorusunun cevabı ise, “bilmeyi bilecek kadar.”
Öğrenciye meslek kazandırmanın özünde; “bildiğiyle yapabildiği” vardır.
ÖĞRENCİ
“Öğrenci bilgiyi kuru kuruya ezberlemeye değil ilmin mayasını ruhunda tutturmaya bakmalıdır” ölçüsüne riayetle öğrenme.
Sütü yoğurta dönüştürmek istiyorsak, sütün cinsine uygun olan mayayı kullanmamız gerekir. Öğrencide olumlu bir değişim istiyorsak, öğrencinin kabiliyetine-kabullerine uygun ilmi bulmamız gerekir.
EĞİTİMDE USÛL
“Vazifesi talebesine sadece umumi bilgiler vermekten ibaret olmayıp İslâm İnkılâbının en girift insan ve cemiyet politikasının mümessili olan hocalar, ilk tahsil devresinde mimledikleri istidatları, her türlü özürlerine rağmen devlet himayesinde yüksek tahsile ulaştırıcı yolları açmak hususunda vazifeli ve salâhiyetlidirler.” diyen Üstad, eğitimdeki usûlü “ulaştırıcı” olmakla vasfetmiş. Mevcut eğitim sistemlerinin hepsinin doğrudan veya dolaylı yönden “yönlendirici” olmaları, yönlendirmelerde çerçeve program zorunluluğu ve müşahhas çocuğun çerçeve programa sığmama gerçeği, eğitimde “ulaştırıcı” olmayı biricikleştiriyor.
EĞİTİMDE SÜREÇ
“Çocukları kendi zamanlarına göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirmek.” Çocuklarımızı bu zamanın popüler mesleklerine yönlendirmek eğitimcilerimizin her zaman yaptıkları bilindik uygulamalardır. Halbuki her zamanın kendine göre bir hâli vardır. Çocuklarımız bizim yaşadığımız zamana değil, kendi yaşayacakları zamana aittirler.
EĞİTİMDE AİLE
Büyük Doğu fikriyatında aile “Zatü’l Hareke” diye işaretlenir. Yani “kendinden hareketli.” Bu hareketi bünyesinde tutturmuş aile, eğitimde çocuğun yetiştirilme sürecinden mesul “memur” görevindedir.
EĞİTİMDE OKUL
“Yediden yetmişe cemiyetteki bütün fertlerin ahlak, terbiye ve usul gergefinde ruhlarının nakış nakış işlendiği, asıl yaratılış gayesinin her noktasını bilmenin şuurunda insanlar yetiştiren en ehemmiyetli eğitim tezgâhı.”
Eğitimin olmazsa olmazlarından. Talim, terbiye ve telkin ocağı. Okul, her şeyiyle ilk tahsilde istidadı tesbit edilmiş öğrencinin, yüksek tahsili sonunda bilgisinden ve kendinden emin ve meslek aşkıyla mezun olmasına kadar hep yanında. Ferdi ulaştırıcı, güven verici, şahsiyetinin korunduğu ve geliştirildiği yer. Ve işte bunun tam aksine, Batılı sistemleri taklitle varılan bugünkü eğitimde varılan son nokta, aşağıdaki iktibasta.
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet töreninde fakülteden birincilikle mezun olan Dr. Tuğba Akın’ın yaptığı konuşma, sadece tıp fakültelerinin değil, tüm diğer üniversitelerde hakim olan duyguyu ifade etmesi bakımından mühim:
“İnternetler arasında yaptığımız ankete göre arkadaşlarımızın sadece yüzde 2.8’i gelecekten umutlu. Geri kalan kısım ise meslek yaşantısı ile ilgili beklentilerinin gerçekleşmesi konusunda umutsuz ve karamsar. Hekimlik gibi prestijli bir mesleğe birkaç adım kala hekimlerin karamsar olmasının nedeni çok açık. Çünkü bizler siyasi dengeleri hâlâ oturmamış, sağlık politikalarının sürekli değişiyor olduğu ve hekimine gereken değer ve imkanın verilmediği bir ülkede yaşıyoruz. Anket sorularından biri de şuydu: ‘Kendi döneminizden bir hekim arkadaşınıza anne babanızı emanet eder misiniz?’ Çıkan sonuç aslında çok vahim. Sadece yüzde birimiz ailemizi tam güvenerek, aynı dönemde mezun olduğumuz hekim arkadaşına emanet ediyor.”
Bu güzide öğrencimizin çığlığı; bir değişim isteğinin çığlığıdır. 1926’lı yıllarda eğitimimizi özünden koparmak amacıyla çocuklarımızı Amerikalı John Dewey’in; teoriyi (İslâm’ı) bırak, pratiğe (faydaya-menfaate) bak tarzındaki 100 sayfalık raporuna emanet edenlerin vardıkları sonucu gösterici olması bakımından öğrencimizin bu tespiti çok önemli.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “76 milyon hep beraber Büyük Doğu’yu beraber inşa edeceğiz” demesi problemin farkında olduğunu gösteriyor. Ümitliyiz…
Anadolu’nun Müslüman halkının bir zamanlar üç kıtaya hakim kılan “özüne” eğitim vasıtası ile dönebilmesinin önünde tek bir engel kalmıştır. Zamanın, durmadan akan hayatın karşısında deline deline kalbura dönmüş “Tevhid-İ Tedrisat Kanunu.” Çocukken giyilen ayakkabının, çocuğun büyümesine mukabil ayakkabının aynı kalmasıyla önce sıkmaya başlaması ve gittikçe işkenceye dönüşmesi gibi, bu kanunda artık Müslümanlara işkence olmaktan çıkarılmalıdır.