Sıcak Koltuklar!
Koltuklar sıcaktır, bir oturdu mu insan asla kalkmak istemez, oturanlar hiç kalkmayacakmış gibi yapışırlar koltuklarına, koltuklar adeta oturanlarını koltuk altlarından kelepçelemiş gibi tutarlar.
Yeni değerler, yeni gençler, yeni fikirler, yeni gelişmeler, değişimler her şey unutulur, koltuğun harareti sahibinin ateşini her an 40’ların üzerinde tutar. Oradan indikçe bir an önce tekrar oturmak ister, zira dışarının soğuğu hemen onu sıtmaya boğar. Koltuk büyük bir cazibe merkezidir; zira orada her şeyden önce nefsin son derece doyumu söz konusudur.
Bu koca ümmetin peygamberi en büyük bir devlet başkanı ve en büyük peygamber olmasına rağmen koltuk yüzü görmemiştir ama bazı imamlar ve hanedanlık halifeleri koltukları için taş üstünde taş, omuz üstünde baş koymamışlardır.
Koltuk öyle bir afettir ki sahibini önce herkesten üstün yapar sonra üstünlerin üstünü yapar en sonunda da firavunda olduğu gibi “ben sizin ilahınızım” der hale getirir. Bunun en büyük etkeni de pervaneler gibi etrafında dönen meddahlar ve her şeyi bardağın dolu yanından gösteren dostlarıdır.
Koltuğun tadı Nemrudun, en büyük peygamberlerden Hz İbrahim’i ateşe attıracak kadar gözünü karartmıştır.
Koltuğun ateşi, ateş alarak Kisranın etrafını yakmış ve son peygamberin mektubunu okumadan yırtacak kadar afete dönüşmüştür.
Koltuk öyle bir makamdır ki ulaşılmaz olmanın ilk aşamasını teşkil eder, insanları yukarıdan süzmeyi ve kendini beğenerek her dediğinin ve her yaptığının doğru olduğunu fısıldar sahibine.
Koltuğun ateşi etrafını bile ısıtır ve çevredekiler hiç yanlış ve hata söyleyemez hale gelirler böylece etrafını tozpembe bir dünya kaplamış olur.
Koltuk öyle lezzetlidir ki belediye otobüsünün orta direklerindeki halkalarda dedeler ve nineler sağa sola savrulurken ve körüklü otobüslerin ortasında düşmemek için tvist oynarken o koltuğun 15-20 yaş arası sahipleri görmezden gelmek için gözlerini telefonlarından bile ayıramazlar, sanki o koltukta ve o anda dünyayı yeniden keşfetmektedirler.
Koltuklar o kadar cazip ve vazgeçilmezdir ki uğruna nice dostlar, dostluklar, kardeşler, analar, babalar, halklar, milletler feda edilir, onun için yok edilemeyecek bir değer yoktur.
Bu koltuk ve makam sevdası dünya kurulalı beri böyledir, koltuk mutlaka gerekli hale de gelebilir ancak onun içine biraz İslam’ın ruhundan üflersek belki insani duruma getirebiliriz; yüce peygamberimizi ulaşılmaz birisi, yüksek bir taht da oturan bir şekilde tasavvur eden bir Arap köylüsü Medine’ye gelir, Peygamberimiz ile görüşmek ister, mescidde karşılaştıklarında karşısında titremeye başlayınca: rahat ol, ben kurutulmuş ekmek yiyen bir kadının oğluyum demişti de iki cihan güneşi, öyle dinmişti adamın titremesi ve heyecanı.
Mescidin içinde mütevazı bir direğin altında kabul edilen elçiler ve heyetler hayretler içinde kalıyorlar ve dünyada hanedanlıkların ve krallıkların sonu geldi galiba diye korku ve endişe içinde dönüyorlardı ülkelerine.
Peygamberi yoldan asla sapmayan ikinci halife Hz. Ömer r.a. de elçileri ve heyetleri olduğu gibi, hiçbir debdebe ve şaşaa olmaksızın, koltuksuz bir yerde karşılayınca inanamıyorlardı: o anda dünyada dengeleri alt üst eden yeni oluşumun başkanının karşılarında ki kişi olduğuna.
Ama otuz yıl süren bu saadet asrı yerini koltuk savaşlarına bırakmıştı artık hem de hiç dinmeyecek, gittikçe hızlanacak koltuk savaşlarına.
Ama ondan kurtulmanın çaresi yok, mutlaka koltuklar gerekiyor ancak o koltuklara biraz İslami ruh üfleyerek onları, üzerinde etrafını gören “adam” oturan hale getirebiliriz, inşallah!