Suriye cihadının zafere ulaşma işaretleri verdiği son zamanlarda ortaya garip bir güç çıktı ve o garip ve “karanlık” gücün çıkmasıyla neredeyse bütün dengeler alt üst oldu…
Bu garip ve “karanlık” güç Irak içerisinde varlığını hissettirmesi, acımasız yöntemleri ve birçok mühim bölgeyi hâkimiyeti altına almaya başlamasıyla dikkatleri üzerine çekti. IŞİD -Irak Şam İslâm Devleti- ismiyle gündeme gelen bu güç etrafında birçok bilgiler gündeme aktıkça herkesler üzerinde yorumlar yapmaya başladı.
Gelen bilgilerin sıhhat şartlarına dikkat etmeden bir furyadır başladı gidiyor, IŞİD Vehhabi, IŞİD cani, IŞİD hak hukuk dinlemiyor…
Biz burada ulaşabildiğimiz çerçevede de olsa ayrıntılı bir IŞİD tahlili yapacak değiliz, mevzumuz o değil. Mevzu etmeye çalışacağımız husus söylenen tüm kötülüklerin onlar üzerinde doğru olduğunu kabul etmemiz üzerine:
Madem onlar Cihadı gözden düşürüyor, madem onlar bu işi Hâkk’a uygun şekilde yapmıyor, madem onlar bu işin sahtesi, şişirilmiş- beslemeler, e kardeşim o zaman, bunca şikâyetçi olanlara denmez mi çıkıver de meydana bu işin nasıl yapılacağını gösteriver diye.
Meydan yerinin boşluğunu “beslemelerin” doldurmasını istemiyorsan meydan yerinde olması gereken şekilde yerini almalı değil misin?
Seyircilerin sahadakiler hakkındaki atıp tutmaları yalnızca atıp tutmaktan öteye geçemez?
Mevzuyu gerçekten önemseyen adamlara lak lak yapmak değil, meydan yerini mevzunun istediği liyakat, asalet ve haysiyetle doldurmak yakışmaz mı?
Neticede malum, Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle “Savaşan için zafer dediğin”
Yok satılmışlar da, kurgulanmışlar da bilmem ne, olabilir yani orası ayrı ve mühim bir nokta elbette, ama hani meydanda senin satılmamışlardan oluşturduğun faktör?
Yok ama… Onlar şu bu demekle aslında neyi örtmeye çalışıyoruz?
Bugün ümmetin ,”İslâm’ın”, pazarlıksız Müslümanlığın, bir demir yumruğa ihtiyacı olduğu açıktır. Fakat bu ihtiyacı karşılayacak siyaseti ve güç odağını sen oluşturmadığın için, mevzuu laf ebeliği noktasında dondurduğun için, başkası o ihtiyacı görüyor ve kendi politikalarına uygun şekilde oluşturup meydan yerine sürüyor.
Bu zaviyeden bakıldığında olanların sorumlusu, IŞİD’ciler yahut onları kendi politikaları zaviyesinden oluşturup “besleyip meydana sürenler değil, o ihtiyacı görmeyen, sorumluluk almayan, yan gelip yatan ve mevzuu laf ebeliği noktasında sabitleyen sensin?
Hakiki Müslümanlığı temsil ettiği zannı ile etrafa laf yetiştiren sen?
Cani olan IŞİD değil, göz göre göre vazifeden kaçan, gözler kendisine çevrildiğinde, ama “demokrasi”, ama “sandık”, ama “başbakan”, ama “askeriye”, ama “güçler dengesi”, ama “şartlar” diyen sen…
Bak adam ne şartları dinledi, ne güçler dengesini… Evet besleme olabilir, mankafa olabilir, yobaz olabilir, yönlendiriliyor olabilir, ama adam ölüyor, adam savaşıyor, adam yaralanıyor… Öyle “besleme” diyerek, onu ötekileştirerek muhatabı olduğun sorumluluktan, mahkûmu olduğun vazifeden kaçamazsın ki.
İslâm hakikatlerinin baş tacı edilmediği, hafife alındığı bir vasatta, şehitliği yaratılmışların ulaşabileceği en büyük mertebelerden sayarak idealleştiren bir dinin seni davet ettiği davranış nedir?
Maslahatçılığının seni içine sürüklediği hâle bakar mısın?
Kendi çapsızlığını kendi kaçkınlığını başkalarının zaafları üzerinden örtemezsin.
Zalimliğin İslâm‘ın hakikatlerini, Resulullah‘ın sünnetlerinin Kurân’ı Kerîm‘in emir ve yasaklarının, hafife almak olduğu hikmetinden, temel prensibinden, hareketle sormak durumundayız ki bu şartlarda olanlara göz yuman yapabilecek şeyleri olduğu halde yapmaktan kaçınan bizlerden ala cani mi olur?
Sen “Ehl-i Sünnet”in yiğidi, sen “tasavvuf”un müridi, sen Anadolu’nun Alperen’i, sen Selçuklu’nun, sen Osmanlı’nın varisi, SEN NERDESİN?
Senin yokluğun yüzünden işleniyor bu cinayetler, senin yokluğundan meydan buluyor bu yozlular yobazlıklar…
Sen mazeret zenginisin diye, sen etrafındaki çelmelere takılıyorsun diye, sen kötü örnekleri görüp olduğun yere yığılıp kalıyorsun diye… Sen mevzuyu başkalarına, kifayetsiz başkalarına ısmarlıyorsun diye, SEN ÖNCÜ OLACAĞIN YERDE, hep bir öncü aradın diye o öncülerin şuur ve yürek çaplarında mahpus oldun, sen davayı o öncülerin şuur ve yürek çaplarından ibaret bildin diye oluyor bütün bunlar…
Salih Mirzabeyoğlu’nun Aydınlık Savaşçıları-Moro Destanı’ndan bir bölümle bitirelim sözlerimizi:
sen! anadolunun sahibi
sen! beklenen
sen! kurtulacak
ve kurtaracak olan
duy milyonlarca hasretin sesini
sen eryürek nasipli
beklenen sensin
özlenen sensin
gözlenen sen…
Sen daha nereye kadar bizleri rezil eyleyen ve tarihin çağırdığı görevinden uzaklaştıran maslahat çamurunda debeleneceksin?