Selçuk Bayraktar, Teknokapitalist Düzen ve Anadolu Merkezli Yeni Dünya Düzeni Davası

Yayınlama: 17.05.2026
7
A+
A-

Selçuk Bayraktar, TEKNOFEST konuşmasında gerçekten tarihî denilebilecek bir ikazda bulundu. Teknolojinin yalnız imkânlarını değil, yanlış ellerde hangi tahakküm biçimlerine dönüşebileceğini de açıkça ortaya koydu. Bugün bağımsızlık tehdidini sadece sınırlarımıza yığılan ordularla, tanklarla, füzelerle izah edemeyeceğimizi; yeni çağda işgalin çoğu zaman cebimizde taşıdığımız telefondan, kullandığımız uygulamadan, bindiğimiz arabadan, evimize taktığımız akıllı kilitten, banka hesabımızdan, sosyal medya hesabımızdan ve hakkımızda biriken verilerden geldiğini hatırlattı.

Bayraktar’ın “teknokapitalist küresel tahakküm” diye işaret ettiği tehlike tam da buradadır. Teknoloji insanın hizmetinde olacakken, insan teknoloji devlerinin, veri tekellerinin, algoritmik iktidar odaklarının ve küresel sermaye düzeninin malzemesi hâline getiriliyor. İnsanın attığı adım, yaptığı alışveriş, yazdığı cümle, bindiği araç, girdiği ev ve harcadığı para bile ölçülebilir, puanlanabilir, sınıflandırılabilir hâle geliyor.

Araçların uzaktan müdahaleye açık hâle gelmesi, sürücü takip sistemlerinin yaygınlaşması, akıllı evlerin biyometrik kilitlere bağlanması, dijital kimlik, nakitsiz toplum ve sosyal kredi mantığının parça parça normalleştirilmesi bize bir istikameti göstermektedir. Bugün bu sistemlerin tamamı bütün dünyada tek merkezden işletilmiyor olabilir. Fakat asıl soru şudur: Bu denetim imkânı bir kere kurulduğunda, hangi iktidar, hangi sermaye odağı, hangi küresel merkez bunu kullanma iştahından kendisini alıkoyacaktır?

Her şey için güzel gerekçeler bulunabilir. Trafik güvenliği denir, araba sizin yerinize karar verir. Kamu düzeni denir, sokaktaki her hareket kayıt altına alınır. Dolandırıcılıkla mücadele denir, nakit para gereksiz gösterilir. Çocukları koruma denir, dijital kimlik zorunlu hâle getirilir. İklim hassasiyeti denir, tüketim hakkınız puanlanır. Toplumsal güven denir, vatandaşlık hakları algoritmik sicile dönüştürülür.

Neticede insanın en tabii hakları, sistemin verdiği şartlı izinlere dönüşür. Eve girmek izin meselesi, arabaya binmek uygunluk meselesi, para harcamak onay meselesi, seyahat etmek puan meselesi, fikir beyan etmek algoritma meselesi hâline gelirse; orada artık hürriyetten değil, dijital kafes içinde yaşatılan insandan bahsedilir.

Selçuk Bayraktar bu tehlikeyi görmekte ve teknolojiye karşı çıkarak, teknoloji üreten çevreleri sadece kötüleyerek yahut dünyadaki gelişmeleri seyredip şikâyet ederek bu kuşatmadan çıkılamayacağını da işaret etmektedir. Burada hakkını teslim etmek gerekir: Bu tavır, Türkiye’de çoğu zaman yapılamayan bir dengeyi kurmaktadır. Hem teknolojinin tahakküm vasıtası hâline gelişini teşhis etmekte, hem de teknolojiden kaçmayı değil, onu üretmeyi, geliştirmeyi ve kendi istiklal davamızın emrine vermeyi teklif etmektedir.

Fakat bu noktada meseleyi yalnız dışarıdaki küresel teknoloji tekellerine, Batı merkezli sermaye odaklarına veya dünyayı kuşatan teknokapitalist düzene havale ederek kendimizi temize çıkaramayız. Asıl dikkat etmemiz gereken husus, bu kuşatmayı mümkün kılan değerler dünyasının kendi yurdumuzda ne ölçüde karşılık bulduğudur.

Çünkü bu kuşatma yalnız dışarıdan gelen teknik bir saldırı değildir. İnsanı veri kaynağı, tüketim nesnesi, yönetilebilir kitle unsuru ve algoritmik davranış malzemesi olarak gören ideolojiler; aynı zamanda içeride de cari olmakta, eğitimden medyaya, şehir hayatından ekonomiye, siyasetten kültüre kadar insanımızı şekillendirmeye devam etmektedir.

Eğer biz kendi ülkemizde hayatı demokratik-kapitalist-liberal telakkilerin önceliklerine göre kurmaya devam edersek; sonra da bu değerlerin tabiî neticesi olan dijital tahakküm düzeninden kurtulmayı beklersek, büyük bir çelişkiye düşmüş oluruz. Hem tüketimi, konforu, hazzı, rekabeti, bireysel arzuyu ve piyasa merkezli başarı anlayışını insanımızın önüne hedef olarak koyup hem de bu anlayışın ürettiği dijital kafesten şikâyet etmek sahici bir tavır değildir.

Bu sebeple mesele yalnız küresel teknoloji tekellerinin ne yaptığı meselesi değildir. Mesele, bizim hangi insan tipini yetiştirdiğimiz, hangi hayat tarzını meşrulaştırdığımız, hangi arzuları kışkırttığımız, hangi ölçüleri yücelttiğimiz ve karar verici mekanizmalarımızı hangi değerlerin emrine verdiğimiz meselesidir.

Dışarıda teknoloji vasıtasıyla karşımıza çıkan tahakküm, içeride aynı insan telakkisiyle, aynı hayat tarzıyla ve aynı değer ölçüleriyle zemin buluyorsa; buna yalnız teknik tedbirlerle karşı koyabileceğimizi zannetmek büyük bir yanılgıdır. Kendi insanımızı liberal-kapitalist hayat tarzının arzu, tüketim, konfor ve rekabet merkezli kalıpları içinde şekillendirirken, dijital tahakküme karşı sahici bir mukavemet inşa edemeyiz.

Bu yüzden meseleyi “teknolojiyi daha insan temelli kullanalım”, “yapay zekâyı etik hâle getirelim”, “dijitalleşmeyi daha şeffaf yönetelim” gibi genel ifadelerle geçiştiremeyiz. Bu sözler, mevcut hayatın hangi değer sistemi üzerinde yürüdüğünü sorgulamadığı müddetçe, iyi niyetli temennilerden öteye geçmez. Önce kendi yurdumuzda insanı hangi dünya görüşüne göre yetiştirdiğimizi, hayatı hangi değerler etrafında kurduğumuzu ve teknolojiyi hangi insan telakkisinin emrine vermek istediğimizi açıkça konuşmak zorundayız.

Hâlbuki problem yalnız teknik bir arıza değil; kendi içimizde de karşılığı bulunan medeniyet çapında bir istikamet problemidir. Bu istikamet meselesi çözülmeden teknoloji bahsi de, hürriyet bahsi de, yapay zekâ bahsi de, dijital devlet bahsi de yerli yerine oturmaz.

 “İnsan merkezli teknoloji” denilecekse, önce hangi insan sorusuna cevap verilmelidir. Liberalizmin arzu sahibi bireyi mi? Kapitalizmin tüketicisi mi? Komünizmin kolektif üretim unsuru mu? Teknokratik düzenin veri kaynağı mı? Yoksa Allah’a karşı mesul, ruh ve irade sahibi, ahlâkî mükellefiyet taşıyan, eşref-i mahlûkat olarak insan mı?

Bu soru cevaplanmadan teknoloji bahsi de, hürriyet bahsi de, yapay zekâ bahsi de, dijital devlet bahsi de yerli yerine oturmaz.

Selçuk Bayraktar’ın Tepegöz benzetmesi bu yüzden önemlidir. Dede Korkut’taki Tepegöz, Oğuz ilini haraca bağlayan, gençleri yiyen, halkı çaresizliğe mahkûm eden bir canavardı. Bugünün Tepegöz’ü ise kamera, sensör, veri merkezi, yapay zekâ, sosyal medya algoritması, dijital kimlik ve küresel teknoloji tekelleriyle insanlığın üzerine örülen görünmez ağdır.

Bu ağın en tehlikeli tarafı, kendisini baskı olarak değil kolaylık olarak sunmasıdır. İnsan “hayatım kolaylaşıyor” zannederken hayatının anahtarını başkasına teslim ediyor. “Benim saklayacak bir şeyim yok” derken şahsiyetini, mahremiyetini ve iradesini pazara çıkarıyor. “Teknoloji ilerliyor” derken, teknolojinin hangi ahlâkî ölçüye ve hangi insan anlayışına hizmet ettiğini sormayı unutuyor.

İşte burada Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Haliç Konferansı’ndaki “Yeni dünya düzeni kurulacaksa biz de diyoruz ki buradan başlasın!” çıkışına dikkat kesilmek gerekir. Bu söz öylesine söylenmiş bir ifade olarak değerlendirilemez. Bu söz, Büyük Doğu–İBDA fikriyatının derinliği ve destansı mücadele tarihinin kefaleti altında, bedeli ödenmiş bir söz olarak görülmelidir. Arkasında yalnız teorik bir teklif değil; çilesi çekilmiş, bedeli ödenmiş, mahkûmiyetlerle, dışlanmalarla, fedakârlıklarla ve fikir namusu uğruna verilmiş uzun bir mücadelenin şahadeti vardır.

Bu sebeple Mirzabeyoğlu’nun bu çıkışı, yalnız bizim değil, dünya insanlığının da kurtuluş reçetesi olarak görülmelidir. Çünkü yeni dünya düzeni, küresel sermayenin, dijital tekellerin, materyalist ideolojilerin ve insanı ruhundan koparan modern tahakküm biçimlerinin devamı olarak kurulacaksa, bunun adı kurtuluş değil, insanlığın daha ileri bir esaret düzenine mahkûm edilmesidir.

Yeni dünya düzeni kurulacaksa; insanın eşref-i mahlûkat olduğu hakikatinden başlamalıdır. Bu iddia, yalnız dış dünyaya karşı söylenen büyük bir söz olarak kalmamalı; önce içerideki düzen bu hakikat esası üzerinden kurgulanmalıdır. Eğitimden medyaya, iktisattan siyasete, şehir hayatından teknoloji politikalarına kadar bütün hayat sahaları, insanı Allah’a karşı mesul, ruh ve irade sahibi, ahlâkî mükellefiyet taşıyan bir varlık olarak gören anlayışa bağlanmalıdır.

Teknoloji ahlâkın, ilim hikmetin, devlet adaletin, iktisat insan haysiyetinin emrine verilmelidir. İnsanı veri, tüketici, üretim birimi, davranış malzemesi ve algoritmik çıktı olarak gören bütün telakkilere karşı yeni bir nizam fikri ortaya konulmalıdır.

İstikbal İslâm’ındır; sahip çıkarsak, davanın hakkını verebilirsek…

Bu yüzden önümüzde iki büyük vazife vardır. Bir yandan insan kalitemizi ilmî, fikrî, ahlâkî ve meslekî donanımlar bakımından yükseltmek zorundayız. Sadece şikâyet eden değil; anlayan, üreten, düşünen, inşa eden, kendi sahasında ehliyet sahibi olan bir nesil yetiştirmek zorundayız.

Diğer yandan yeni dünya düzenini kurabilmeyi mümkün kılacak fikrî derinliğe nüfuz etmek zorundayız. Bu derinlik, Büyük Doğu–İBDA fikriyatının insana, devlete, topluma, bilgiye, ahlâka, hürriyete ve medeniyete dair kurucu teklifinde mevcuttur.

Millî teknoloji hamlesi de ancak bu fikrî derinlikle tamamlandığında gerçek mânâsını bulur. Kendi teknolojisini üretmeyen milletler, başkalarının yazdığı kodların içinde yaşamaya mahkûm olur. Kendi verisini koruyamayan devletler, bağımsızlık nutku atsa da bağımsız kalamaz. Fakat kendi dünya görüşüne sahip olmayan toplumlar da ürettikleri teknolojiyi hangi insan telakkisine bağlayacaklarını bilemezler.

Bu sebeple meselemiz teknoloji düşmanlığı değil, teknoloji üzerinde hâkimiyet kuracak insanı, fikri, ahlâkı ve nizamı inşa etme meselesidir.

Dünya görüşü olarak Büyük Doğu’yu, nizam ideali olarak Başyücelik’i istemek de tam olarak bunu istemektir: İnsanı veri, tüketici ve sürü psikolojisine mahkûm edilmiş bir dijital nesne olmaktan çıkarıp; iman, fikir, ahlâk, irade ve aksiyon sahibi bir şahsiyet olarak yeniden merkeze almak.

Büyük Doğu’yu istemek, insanın eşref-i mahlûkat olduğu hakikatine sistem çapında sahip çıkmak; bu hakikatin eğitimde, iktisatta, siyasette, teknolojide, şehir hayatında, kültürde ve devlette karşılık bulacağı bir nizam davası gütmektir. Başyücelik’i istemek ise bu insan telakkisinin yalnız ferdî ahlâk yahut soyut ideal olarak kalmayıp, hayatı kuşatan bir düzen fikrine dönüşmesini istemektir.

İnsan veri değildir.
İnsan algoritmik bir çıktı değildir.
İnsan küresel teknoloji tekellerinin deneme tahtası değildir. İnsan, Allah’a karşı mesul, ruh ve irade sahibi, ahlâkî mükellefiyet taşıyan eşref-i mahlûkattır.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.