Reklam
Reklam
Anadolu Günlük Gazetesi -

Bir Kırmızı Avize’nin Yüz Yıllık Hikayesi

Perihan Akçay
Perihan Akçay
  • 20.08.2014

Yıllar önce bir umre ziyaretinde, Medine’de ikamet eden bir Türk mühendisle tanışmıştık; Yakup İnce Beyefendiyle. Bizim kafilemize mihmandarlık ediyordu. Ama çoğu otel lobisindeki sohbetlerimizde, başka ülkelerden gelen Müslümanlar da, bu beyefendiyi görünce aramıza katılırlardı. Bir kaç dili iyi bilen ve yerli halk tarafından da çok sevilen Yakup Bey, bilhassa Osmanlı Türkleri’nin kutsal topraklarda yaptığı hizmetleri anlatırken herkes olağanüstü bir merakla onu dinlerdi.

Hiç unutmam. Bir gün Mescid-i Haram’ın avlusunda değişik milletlerden insanlarla onun çevresine toplanmış, konuşmasını dinliyoruz. Irak’lı, Suriyeli ve İngiliz asıllılar çoğunlukta. Mihmandarımız ara sıra onların söylediklerini de bizlere tercüme ediyordu. Bir ara biz Türkler de dâhil, Asyalı Müslümanların yüzüne dikkatle bakıldığında Batı’lı esareti yüzlerimizden okunuyor gibi gelmişti bana. Bu benim için çok dramatik bir tabloydu ki, tarif edilemez. Kısacası hiçbirimiz örneğin İngiliz Müslümanlar kadar ülkelerimizin geleceği adına rahat değildik. Yakup İnce Bey, sözü Osmanlı’ya getirdiğinde Suriyeli yaşlı bir adam, heyecanla ayağa kalkıp, Kâbe çevresindeki ceddimin imzasını taşıyan eserleri göstermeye başladı yurttaşlarına. O masum bakışlı, kara yüzler birden aydınlandı sanki. Osmanlı sömürmeden, himaye eden bir zihniyetle Peygamber Yurduna o kadar çok hizmet etmiş ki, din kardeşlerimiz istisnasız bu hizmeti sonsuz bir vefa duygusuyla kabullenip, takdir ediyorlardı. Suriyeliler eski zalim liderleri Hafız Esed’in okul kitaplarında dahi çocuklarına Türk düşmanlığı aşılamaya çalıştığını ve zulümle ülkeyi yönettiğinden bahsettiler o gün. Yakup Bey de eski bir hatırasını nakletti bizlere. Arşivimde sakladığım bu hadiseyi sizlere aktarmaya çalışayım.


1981 yılının son günleri… Medine’de Türk teknisyenler, o bölgedeki işlerine ilaveten Mescid-i Nebevi’nin de bakımını ve avizelerinin temizliğini de üzerlerine alıyorlar. Mescitte yetmişten fazla avizenin içinde “kırmızı avize” diye şöhret bulmuş iki büyük avize ile Abdülmecid Han’ın restorasyondan sonra taktırttığı üzerinde sekiz glop bulunan büyük avize, merkez kubbelerden birine asılı halde… Bu avizenin temizliği ile uğraşan teknisyenlerden biri, elektrikli merdiveni avizenin gloplarına çarpıyor. Otuz beş santimetre çapında, üzerinde Osmanlı Padişahının tuğrası olan gloplardan biri tamiri imkânsız şekilde kırılıyor. Yakup Bey’in bu durumu haberdar etmek için gittiği resmi idarede o gün Harem Şeyhi yok. Yardımcısı olayı duyunca korkudan sapsarı kesiliyor. Diyor ki; “Ah, beni de yaktınız, kendinizi de…” Ertesi gün işe de gelmiyor. Yakup Bey ve arkadaşları, şeyhin yanına gidip, bu zararı telafi etmeye çalışacaklarını söyleseler de, Harem Şeyhi onları dinlemeyip, adeta kovmaktan beter ediyor. Bizimkiler çaresiz, o sırada Medine’de bulunan (saraylar mimarı olarak anılan) Ömer Kirazoğlu Beyefendiye dertleniyorlar. O da aynen şöyle söylüyor.

“-Telaşlanmayın çocuklar!.. Benim tedbiri seven ecdadım, bu glopların yedeğini de muhakkak bu topraklara göndermiştir.” Bunu duyunca cesaretlenip, tekrar şeyhin huzuruna çıkıyorlar. Şeyh çok kızgın. Onları dinlemiyor bile. Ömer Kirazoğlu Bey de Osmanlı eseri olan İstanbul ve Mısır’daki sarayları telefonla arayıp, kırmızı avizelerin bir benzerinin daha olmadığını öğreniyor. Çaresiz, kırık parçalarını ve teknik resmini İstanbul’daki Gökyiğit Cam’a göndererek aynı globu yapmalarını rica ediyor. Gerçekten bir ay sonra şirket, kırılan parçanın yerine aynısını yapıp, gönderiyor. Hem de iki adet. Birini yerine takıyorlar, diğerini Harem Şeyhine teslim ediyorlar. Mesele kapanıyor. Bundan sonra olanları, Yakup Bey’in anlatımıyla dinleyelim:

“- Hadiseden üç ay kadar sonra, Harem içindeki müzelere de klima takıp, işleri bitirecektik. Klimaların yerini tayin için iki Suudlu, ben ve başkanımız olan bir arkadaşla birlikte müzeyi geziyorduk. Oradaki depolardan birinde hayretle gördük ki, kırılan avizedekinin aynısı tam yirmi beş adet yedek glop Osmanlı’dan beri orada duruyor. Bizimle birlikte olaya şahit olan Suudlular, eski hadiseyi bildiklerinden koşup şeyhe haber vermişler. Şeyh ise parmağını ağzına götürüp; “Susun!..” demiş.  “Türkler duymasın!” Kutsal Harem’in bir avizesi için bile bu kadar hassasiyet gösteren ecdadımızın tavrı, hakikaten çok anlamlı ve övgüye değer.


Şam’dan kaçıp, Konya’ya akrabalarının yanına sığınan Suriyelilerden, Oğul Esed’in zulmünün babasını bile gölgede bıraktığını işitiyoruz. Türkiye ya da Osmanlı söz konusu olduğunda, gözleri yaşlarla Yakup Bey’i pürdikkat dinleyen o Suriyeli dostlar aklıma geliyor da… Hayatta, sağlık ve afiyet içinde olmalarını dilerken içim sızlıyor. Kalbim titriyor. Ülkemdeki insanlar ise, hala bu mazlum komşuya yaptığımız maddi yardımları tartışıyorlar. Rahat koltuklarında.

Bazen kendi evimiz, çevremiz dışında cereyan eden olaylara nasıl da yabancı kalabiliyoruz?  Hayrete değer. Ortaya sürdüğümüz mazeretler hiç inandırıcı değil. Halbuki, kendimizi inançlı addediyorsak, dünyadaki hadiselerin çözümüne de odaklanmalıydık. O çözümleri kapatmaya çalışan ideolojik perdelerimizi delip, geçecek kadar hakikatleri kavrayacak bir basiretle… Kalbimizi şefkatle sarıp, sarmalayacak, Müslüman kardeşlerimizi kucaklayacak bir basiretle.  Şahsım adına konuşacaksam. On küsur yıl önce tanımak şerefine eriştiğim o Suriyelilere has sadakatle, bugünlerde onları madden ve manen kucaklamaya çalışarak, sıradan hayatıma bir melodram güzelliği yansıtmayı başarabilecek miyim acaba?

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.