Önümüzdeki yaz aylarında iki sandık görüntüsü süzülmektedir. Bunlardan biri seçim sandığı, diğeri referandum sandığı… Hem de uzak olmayan bir tarihte. Ve arka arkaya gelebilir. Peki bu sandıkların gelmesinin amacı ne olabilir? Yeni Anayasa ve Başkanlık sistemine ilişkin referandum sandıkları ayrı ayrı oylanacaktır. Referanduma gerek kalmadan iktidar ve muhalefet partilerinin ortak konularda anlaşma ve uzlaşma sağlaması mümkün olabilir mi? Bilim adamı olarak temennimiz uzlaşmanın olması… İktidar ile muhalefetin uzlaşamadığı taban ise başkanlık sistemine ilişkin olduğuna göre yeni anayasa konusunda uzlaşma sağlanabilir mi? Sağlanması ülkemiz açısından iyi olur. Ama ayrı başlık gibi düşünülen yeni anayasa ile başkanlık sistemi birbirine sarmal biçiminde bağlanmış görülmektedir.
1 Kasım seçimlerinden sonra anayasa değişikliği ve başkanlık sistemine odaklanıldı. İyi de nasıl bir başkanlık sistemi? İktidar nasıl bir model öngörüyor?
Başbakan Davutoğlu bu konuda ipucunu verdi. Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı görüşmeden sonra bir TV’nin canlı yayında dedi ki:
Demek ki AKP’nin şu andaki önerisi 2012’de Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunulan modeldir. Bu model ne mi öngörüyordu? Mesela:
Böylesine yetkiler ne ABD ne diğer Başkanlık sistemlerinde mevcut…
O yüzden buna Türk Tipi Başkanlık Sistemi adı veriliyor…
Başbakan Davutoğlu partilere “Gelin bu modeli tartışalım, siz de eleştiri ve önerilerinizi getirin” diyor… CHP ve MHP başkanlık sistemine karşı.
Bu durumda muhalefet yeni anayasaya evet başkanlık sistemine hayır diyebilir mi?
Burada halkımızın ve okuyucularımızın tam anlayamadığı taraf ise iki sistem aynı mı ayrı mı?
Modern toplumlarda siyasi sistemlerde genel olarak geçerli olan ilke kuvvetler ayrılığı ilkesidir. İdeal olan durum iradenin sınırını çizen erk ile o iradeyi kullanacak olan erkin birbiriyle olabildiğince ilişkisiz hale getirilmesidir. Diğer bir deyişle yasama ile yürütmenin birbirinden ayrışması… Parlamenter sistem bunda çoğu zaman aciz kalır. Meclis çoğunluğunu elde eden siyasi parti hükümeti de belirler ve yürütmeye salt kendi milletvekillerinin iradesi üzerinden, üstelik denetimi pek kolay olmayan geniş tasarruf alanları açar. Oysa başkanlık sistemi diye adlandırılan yönetim yapısının temel mantığı yasama ile yürütmenin kesin bir biçimde ayrışmasıdır. Dolayısıyla bu ölçüt açısından ele alındığında başkanlık sistemi parlamenter sisteme kıyasla açık bir biçimde daha demokratik bir rejim üretecektir.
Diğer taraftan demokrasi kuvvetler ayrılığına da indirgenemez. Toplumsal talep ve tercihlerin kamusal alana, karar mekanizmalarına olabildiğince yansıması da temel bir ölçüttür. Yürütmenin istikrarı uğruna temsil yeteneğinin ürettiği istikrardan vazgeçilemez. Sırf istikrarlı bir hükümet olsun diye toplumsal temsilden feragat edilirse, ortaya çıkacak toplumsal rahatsızlığın yaratacağı istikrarsızlığın da altında kalınır. O nedenle ideal bir demokraside söz konusu temsil yeteneğinin de azami kılınması istenir. Bu açıdan bakıldığında parlamenter sisteme genelde eşlik eden seçim sistematiğinin, başkanlık sistemine genelde eşlik edenlere oranla daha temsili bir yasama ortaya çıkardığı söylenebilir. Başkanlık sisteminin mantığı iki partili bir yapıyı teşvik ederken, parlamenter sistemler neredeyse bütün görüşlerin kendilerine Meclis’te yer bulmasını kolaylaştırabilirler. Diğer bir deyişle demokrasi ideali açısından bakıldığında bu ilke de bizi parlamenter sistemi tercih etmeye yöneltir.
Ancak ideal tipleri bir yana bırakacak olursak her ülke ve koşul için doğru bir parlamenter ve aynı şekilde doğru bir başkanlık sistemi üretmek mümkün. Bu tercihi demokrasinin önündeki gerçek ayak bağının ne olduğuna göre yapmak gerekiyor. Türkiye’nin esas meselesi çok uzun zamandan bu yana toplumsal temsil değil. Esas sorun bürokratik vesayetin kalıcı bir yapı arz etmesi ve yürütmenin denetiminde yine yapısal aksaklıkların olması. Dolayısıyla eğer denetimden sapma eğilimi göstermeyen ve temsilde adaleti de dikkate alan bir düzenleme içerirse, başkanlık sisteminin Türkiye için ‘doğru’ çözüm olduğu çok açık. Mesele bu öneriyi gereken ciddiyetle kotarmaktan ve toplumu da ciddiye almaktan geçiyor.
Yeni Anayasa Siyasi Modernleşmenin Bir Göstergesidir.
Genel olarak kamuoyunda başkanlık sistemi yerine parlamenter demokratik sistemi güçlendirmeliyiz ifadesi kullanılmaktadır. Ama bunun bazı olumsuzlukları bulunmaktadır.
Başbakan ise, “Kuvvetler ayrılığı ilkesinin tahkim edildiği, denge ve denetlemenin tavizsiz sağlandığı, hak ve hürriyetlerin teminat altına alındığı, demokratik bir başkanlık sistemi istiyoruz” demektedir.
Sorunun ortaya çıkması ülkemizde siyasi ve idari kurumların görevlerini ve işlevlerini yerine getirmedeki suiistimallerden kaynaklanmaktadır. 2000 yılındaki Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında meydana gelen anayasa kitabının fırlatılması ve 17 Aralık’a ilişkin idari ve yargı mensuplarının kendi işlev ve görevlerinin dışına çıkıp uhdesinde olmayan işler karışmalarından kaynaklanmaktadır.
Siyasal modernleşmenin önemli bir boyutu, yapısal ve işlevsel farklılaşmadır. Her kurum ve birey kendi işlev ve görevini yapmalıdır. Hukuksal, yönetimsel, askeri ve bilimsel alanlar, politik alanlardan ayrılır ve bağımsız uzmanlaşmış organlar bu görevleri yapmak için doğarlar. Her kurum kendi yapısına uygun işlevi yerine getirir.
Gündemde her daim tartışılır bir yere sahip olan yargı, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla birlikte “Türkiye siyasetinin magazini” olarak günlük tüketilen haberler arasına da girdi. Bu bahiste uzayan, uzadıkça adalet adına karamsarlık yaratan bir görev ve işlev karmaşasına dönüşmüştü. Askeri vesayeti sorgulayan yargı mensuplarına ilişkin, bir savcının tutuklatıp diğer savcının tahliye ettiği dramatik yargı kararları sonuç olarak hâkimler ve savcılar yüksek kurulunun ayrı ayrı oluşmasına zemin hazırlamaktaydı.
Bundan sonraki gelişmelerde hâkimler ve savcılara ilişkin kurumsal düzenlemeler ayrı ayrı düzenlemesi gündeme gelmekteydi.
Kuvvetler ayrılığı sistemi, yasama, yürütme ve yargı olarak tanımlanan kuvvetlerin değişik yollardan göreve gelen ve ararında “fren ve denge mekanizması” bulunan farklı organlara verilmesi olarak tanımlanmıştır. Başka bir açıdan ise; kuvvetler ayrılığı, devlet iktidarının hukuki anlamdaki işlevlerinin aralarında işbirliği olan farklı organlar tarafından yerine getirilmesidir. Diğer bir ifadeyle devletin, yasama, yürütme ve yargı işlevinin birbirine karşı bağımsız organlara tarafından görülmesidir
Başkanlık hükümeti, sert kuvvetler ayrılığının uygulandığı bir temsili rejim türüdür. Kuvvetler birbirini kontrol etmekle birlikte yürütmenin ağırlığı ön plandadır. Başkanlık Hükümeti Sistemi’nde olması zorunlu özellikler: başkanın halk tarafından belli bir süre için seçilmesi, bu sürenin parlamento tarafından kısaltılamaması, değiştirilememesi ve başkanın feshedilememesi; kuvvetler ayrılığının sert uygulaması, yürütme görevinde başkana yardımcı olacak sekreterlerin başkan tarafından seçilmesi ve yasama ile aralarında herhangi bir bağın bulunmaması, yürütme görevinin impeachment (cezai sorumluluk) haricinde sorumsuz olan başkan tarafından tek başına yürütülmesi olarak ifade edilmektedir. Başkanlık Sistemi’nin ikincil özellikleri ise, yasama organının başkan tarafından feshedilememesi, başkanın yasama organına üye olmaması, başkanın kanunları veto etmek yetkisinin bulunması olarak ifade edilmekte ve bu özelliklerin Başkanlık Hükümet Sistemi yapısını takviye etmek için gerekli olduğu belirtilmektedir. Bu sistemin Başkanlık Sistemi sayılabilmesi için asli unsurların tümünün eksiksiz olarak bulunması gerekir.
Bunlardan biri ise Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Dönüşümü ve Günümüz Demokratik Rejimlerinde uygulanan yönetime Başkanlık Hükümeti denmesini çok zor; hatta imkânsız kılar. Başkanın Kongre karşısında siyasa sorumluluğu bulunmamaktadır. Sert Kuvvetler Ayrılığı Sistemi, yasama, yürütme ve yargı sistemlerinin birbirinden bağımsız olmasını ve birbirlerinin görevlerine son verememelerini gerektirmektedir. Başkanın görevine Kongre tarafından son verilemez. Güvensizlik oyu ile görevden alınmada söz konusu değildir. ABD Başkanı’nın ihanet, zimmet ve diğer ağır cürüm ve kabahatlerden dolayı cezai sorumluluğu vardır. Başkan bu suçlardan dolayı mahkum edilirse görevden alınır. Suçlama yetkisi Temsilciler Meclisi’ne aittir. Temsilciler Meclisi, başkan hakkında suçlandırma (impeachment) usulüne karar verince yargı komitesinden rapor ister ve bu rapor sonucu nihai oylamayı yapar. Temsilciler Meclisi tarafından suçlandırılan başkanı yargılama yetkisi Senato’ya aittir. Senato mahkûmiyet kararını hazır bulunanların 2/3 oyu ile alır. Mahkûmiyet kararı verilirse başkan görevden alınır. Başkanın özel işlerinden dolayı hukuki sorumluluğu vardır ABD uygulamasında ayrı bir erki ifade etmesi ile başkanın yetkileri daima geniş yoruma tabii tutulmuştur. Amerikan Yüksek Mahkemesi de aynı görüşü paylaşmaktadır. Anayasa’da sayılmamış olsa da Anayasa’nın yasaklamadığı bütün yürütme yetkisi başkan tarafından kullanılır. Başkanın başlıca yetkileri: hükümet üyelerini atama yetkisi, başkomutanlık yetkisi, af yetkisi, uluslararası antlaşma yapma yetkisi, uygulama antlaşmaları (Executive Agreements) yapma yetkisi, elçileri kabul etme ve atama yetkisi, kanunların yürütülmesi görev ve yetkisi, atama yetkisi(yüksek dereceli memurları ve yargıçları), kanunları veto yetkisi olarak sayılabilir.
Başkanlık Sistemi’nin diğer erki olan Kongre, Senato ve Temsilciler Meclisi’nden oluşmaktadır. Senato genel ve doğrudan oyla seçilen 101 senatörden, Temsilciler Meclisi ise her federe devletin nüfus oranına göre genel oyla seçilen 435 üyeden oluşmaktadır. Kongre üyeleri kanun önerme yetkisine sahiptirler. Önergeler her iki mecliste ayrı olarak ve aynen kabul edilirse başkanın onayına sunulur ve onay ile birlikte yasalaşır. Başkanın, yasaları veto yetkisi vardır. Veto, Senato ve Temsilciler Meclisi’nin 2/3 oyu ile ortadan kaldırılabilir. Senato ise başkanın yaptığı atamaları onaylama yetkisine sahiptir. Dış ülkelerle yapılan antlaşmaların onaylanması ile bütçenin denetlenmesi Kongre’nin yetkisinde olan konulardır.
En başından beri yeni anayasa konusunda tutarlı bir tavra sahip olan tek aktör AK Parti. CHP ve MHP bir önceki dönemde ‘uzlaşma komisyonu kurulsun bütün aktörler sürece dâhil olsun’ dedi. Sonuç çıkmayacağını bile bile bu metotta ısrar etmelerinin nedeni “çok demokratik” durmasıydı. Ve tabii biraz da işi yokuşa sürmek olabilir.
Türkiye Usulü Başkanlık Sistemi
Yürütme gücünün hükümetin başı olarak başbakan ve devletin başı olarak başkan arasında paylaşıldığı ve fakat önemli yürütme yetkilerinin devlet başkanına ait olduğu sistemleri yarı başkanlık olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla yazara göre, halk tarafından seçilen ve zayıf devlet başkanlarına sahip Avusturya, İzlanda ve İrlanda yarı-başkanlık olarak adlandırılamazken dolaylı seçimlerle seçilen ve güçlü başkana sahip Arnavutluk ve (eski)Çekoslovakya yarı-başkanlık örneği olarak değerlendirilmelidir. Linz’e (1994)göre, yarı-başkanlık, “doğrudan veya dolaylı olarak halk tarafından seçilen bir başkan ve parlamentonun güvenine ihtiyaç duyan bir başbakana sahip” sistemlerdir. Ona göre, Finlandiya, Fransa ve Portekiz yarı başkanlık sistemine sahip ülke örnekleridir.
Sartori (1997), Duverger’in tanımıyla uyumlu başka bir tanım geliştirerek yarı-başkanlık için beş kıstas önermiştir:
Sartori’ye göre, bir sistem yukarıdaki beş kriteri taşıyorsa yarı-başkanlık sayılmalıdır. Ona göre, Finlandiya, Fransa ve tartışmalı da olsa Sri Lanka yarı başkanlık modeline sahip ülke örnekleridir
Yukarıdaki yarı başkanlık sistemimi ile tam örtüşmediğini ileri süren problemli bulan Robert Elgie, yarı başkanlığı, “Anayasanın doğrudan halk tarafından sabit bir dönem için seçilen devlet başkanı ve yasama organına karşı sorumlu bir başbakan ve kabineyi birlikte öngördüğü sistem” olarak tanımlamıştır. Elgie, Duverger’in aksine devlet başkanı veya başbakanın yetkilerine referans vermek yerine daha güvenilir addettiği anayasal hükümlere dayanma taraftarıdır.7 Elgie’ye göre,2010 yılı itibariyle 54 ülke, yarı başkanlık sistemini öngören anayasalara sahiptir. Elgie’nin bu indirgemeci tanımına uygun anayasalara sahip ülke listesi ekte Tablo 1’de verilmiştir. Shugart’a göre, yarı başkanlık, karma bir sistemdir ve asli özelliği seçilmiş bir başkan ve parlamentoya karşı sorumlu hükümetten oluşan iki başlı yürütme yapısıdır.8 Yazara göre, parlamenter sistemle başkanlık sistemine has özelliklere sahip ve halk tarafından seçilen bir başkan ve parlamentoya bağımlı bir hükümetin bulunduğu sayısız sayıda karma rejimden bahsedilebilir. Yarı başkanlık sisteminde yürütmenin bir parçası olan başkanın kaynağı ve varlığını sürdürmesi parlamentodan bağımsızdır.
Ülkemize uygun başkanlık sistemi biraz uyarlanmış şekilde yarı başkanlık sistemi daha yumuşak geçişi sağlayacaktır. Tam başkanlık sisteminde ABD’de olduğu gibi temsilciler meclisi kongre ve Senato gibi bazı kurumların kurulması ve seçilmesi biraz zor görülmektedir.1980öncesi ülkemizde meclis ve senato yapılanması iyi sonuç vermemiştir.
Yeni Kırmızıçizgiler
Yeni anayasa uzlaşmalarına ilişkin CHP ve MHP’nin yeni kırmızıçizgisi var: Anayasa’nın ilk dört maddesi. Peki, ne var ilk dört maddede? İlk dört madde Türkiye’nin bir cumhuriyet ve laik demokratik bir hukuk devleti olduğunu, başkentinin Ankara, resmi dilinin Türkçe ve milli marşının İstiklal Marşı olduğunu söylüyor. Bunların değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceğini de dördüncü madde ifade ediyor.
Anlaşılmayan husus ise Ak partinin bunları değiştirmesi bağlamında bir faaliyeti yok zaten dolayısıyla neresi kırmızıçizgi diye sormadan edemiyor insan. Türkiye’de başkent, resmi dil, milli marş değişsin diyen bir siyasi aktör mü var? Bunları olsa olsa HDP tartışma konusu yapar, hani şu CHP ve MHP’nin beraber %60’lık blok oluşturdukları Kürt ulusalcıların partisi.
Bir de milli marşı değiştirmeye çalışan siyasi akım mı var ülkede? Hatırlanacağı gibi İstiklal Marşı’nı tartışmaya açan marjinaller 28 Şubat’ın darbeci paşalarıydı. Veya basında yer aldığı gibi Bayburt’u başkent yapmaya çalışan milli birliğimize zararlı bir cereyan mı var? Hem de “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde…”