Yalnızlığın Kokusu - Anadolu Günlük - Anadolu Günlük
Reklam
Reklam
Anadolu Günlük Gazetesi -
$ DOLAR → Alış: 5,69 / Satış: 5,71
€ EURO → Alış: 6,30 / Satış: 6,33

Yalnızlığın Kokusu

Zülfiye Acar (Dr.)
Zülfiye Acar (Dr.)
  • 15.06.2015

YALNIZLIĞIN KOKUSU

Bana kendi ismimle seslenmedi  hiçbir zaman. Adımı hep Rukiye zannetti.  Bastonunun tık tık seslerinden geldiğini anlardık.  Kapıyı açıp olanca gücüyle “Urkiya” diye bağırırdı.  Çocukça bir nazla kalkardım yerimden. Annem  bir bakışıyla kalkışımı hızlandırır ben koşarak Şerife ebemin yanına gider,  boyaları dökülmüş, rengi duvarın dökülmüş cilasıyla aynı olan ahşap kapının eşiğinden geçmesine yardım ederdim.  Şerife ebe babamın üvey annesiydi. Beli büküktü, elinden bastonu, dilinden duası eksik olmazdı.

Amcamın oğlunun küçük bir duvarla bizden ayrılan avlusundaki kendisinin rahatlıkla sığabildiği küçük evinde yaşardı. Elinde plastikten minicik ibrikleriyle gelir, benim onları artezyen kuyusundan  doldurup getirmemi isterdi.  İnsanlar  yaşlandıkça  sadece giysileri değil, kullandığı eşyaları, attığı adımları  ama en  çok da dünyaları küçülürmüş. Şerife ebe bizim için bir masal kahramanı gibiydi. Değişik zamanlarda değişik masallara götürürdü  bizi. Elinde plastik ibriklerle geldiğinde benim için masalın üvey annesi olurdu. 8 yaşındaydım ve her akşam koyun sürüsünün içinden, köpeklerden sakınarak o artezyene gitmek  işkence gibi gelirdi.  İbrikleri aldığım gibi ortadan kaybolur, bir artezyen mesafesi kadar zaman geçirir, bahçedeki tulumbadan suyu doldururu evine bırakırdım. Evi de küçücüktü.  İçeri girince cila kokusuyla karışık Şerife ebe kokardı ev.  Girişte hol ve mutfak niyetine çok ışığı olmayan bir bölüm vardı.  Köşede kalmış kerpiç ocak aksesuar niyetine orada dururdu.  Her şey onun boyuna göre yapılmıştı. Minyatür ev gibiydi.  Çinko kapkacaklarını ben yıkar özenle yerlerine yerleştirirdim. O evde Kül kedisi rolüne bürünür, hayali kız kardeşlerime öykünür, her yeri siler süpürürdüm. Dedim ya masal gibiydi. Evcilik oynamaktan farkı yoktu. Diğer odada bir yatak bir sandık ve ebenin kıyafetlerinin asılı  olduğu perdeli bir  pencere vardı.  Köylerde bu perdeli  tek kerpiç eksik bırakılmış girintiler elbise dolabı niyetine kullanılırdı. Kimisinin perdesi işlemeli olurdu kimisininki basmadan.  Şerif ebenin odasında bir köşede duran ve anahtarını hep yanında taşıdığı, içindekileri  herkesten gizlediği sandığında ne sakladığını merak ederdik ama merakımızı hep kendimize saklardık.  Komşular ve akrabalar  sırayla küçük kaplara koydukları yemekleri getirirlerdi. Hiçbir tabağı yıkamadan vermezdi.   Evine gidip her iş yapışımda ödülüm cam şekerdi. Her defasında şekerlerin renkleri değişirdi, değişmeyen tek şey elime şekeri koyarken ettiği dualar ve benim heyecanımdı.

Benim için oyun  arkadaşı  gibiydi. Onun evini istediğim gibi kullanırdım. Kulakları duymadığı için her defasında ona farklı roller verir, kendi kendime diyaloglar üretir, sanki bana cevap veriyormuş gibi konuşurdum.  O zaman çok küçüktüm ve insanların yaşlandıkça çocuk gibi davrandıklarını anlamaz, bu  yüzden  yaptıklarına anlam veremezdim.  İnsan yaşlandıkça başkalarına ne kadar da ihtiyaç duyuyormuş meğer.   İşlerini kendisi yapmaya özen gösterir ama mutlaka işin ucundan tutacak birine ihtiyaç duyardı.

İki tane kızı vardı onlar da yaşlıydı ve evleri bize uzaktı.  Onların da hayatlarını devam ettirmek için başkalarına ihtiyacı vardı.  Bizim de Şerife ebenin sevgisine ihtiyacımız vardı.  Öz torunu olmadığımız halde bizi severdi, en küçük torun olduğum için sanırım ya da onunla en çok ben vakit geçirdiğim için beni daha çok şımartırdı. O da beni arkadaşı gibi görüyordu. Bir keresinde evinin eşiğinden geçemeyip düşmüştü, en çok bana sitem etmişti yanına geç gittiğim için.

Televizyonla ilk tanıştığındaki tepkilerini hala hatırlarım.  O kadar insanı nereye sığdıracağımıza anlam verememiş, hepsini bastonunu televizyona tutup sallayarak kovmuştu. Gelinine  iş çıkardığı için oğluna kızar, evimizden  bir türlü gitmeyen insanlara ahlar ederdi.

İnsan yaşı küçükken daha bencil oluyormuş, onun yaşlılığını, yalnızlığını anlayamazdım o zamanlar.  Yıllarca  küçücük evinde  yaşayıp gitti. İspirto ocağı, gaz lambası, yatağı,  yastığı arkadaşlık etti ona. Biz evimizde kavga gürültü yaşayıp giderken onun yalnızlığını dinleyemedik..

Sabah kahvaltıya çağırmak için koşarak evine gittiğimde karnını doyurmuş, ortalığı toplamış halde bulurdum onu. Elinde tespihi kendi kendine konuşurdu.  Yanına gelenlere hal hatır sorar, kendisinden bahsederken sürekli şükrederdi.  Aynı avlunun içinde olmak  bile ona güven veriyordu.

Sonra bir gün o eşikten yine düştü.  Bir daha kalkamadı.  Bir bayram günü babamların şehir dışından gelmesini bekledi. Başında dualar edildi ve sessizce ayrıldı aramızdan.

Sonra evi yıkıldı. Uzun yıllar oradan her geçişimizde o kokuyu aldık. Naftaline karışık yalnızlık, gaz ocağı kokusuyla yaşlılık, cila kokusuyla saflık…

Uzun bir zaman kapıyı açıp gelmesini bekledim, bana bağırmasını, bir şekerle gönlümü almasını, beli bükük olduğu için eğilip öptüğüm nur yüzünü özledim.

Bu yaşıma geldim hala özlerim. Özledikçe dua eder ve o yalnızlığının kokusunu mis gibi içime çekerim.

 

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.