Mesele Musul, Suriye, IŞİD değil.
Kimi devletlerin dikkatle oynadıkları bir oyunun sergilendiği sahnedir Ortadoğu. Her durumda bu coğrafyada yaşayan insanlar kurbandır. Bu yüzden Amerikan ordusu Saddam bahanesi ile Irak’a girdi. Türkiye dahil arkasına aldığı devletlerle istediği her şeyi yaptı. Yaktı, yıktı, astı, kesti ve kendisine göbekten bağlı uşaklarını bırakarak çıktı. Çıkmadı ama, çıkmış gibi yaptı. İsimleri yerli kalp ve kafaları ile yabancı adamların kontrolüne giren Müslümanlar, şu yada bu şekilde direnmeye başladılar. Direnenleri kontrol altında tutarak imha etmenin yollarını arayıp bulmak bir yana biliyorlardı hemen uygulamaya başladılar.
Yal şuydu; Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmak. Usul zaten belliydi. Önlerinde İran gibi bir ülke vardı. Irak’ı onlara payandalık eden Şii zihniyete sahip azınlık unsurlara teslim ettiler. Hemen yanı başında yer alan Suriye, zaten kendi adamları olan Hafız Esed boyunduruğu altındaydı. Yeryüzünde İslam’ın hâkimiyetini önlemenin yolu bölgede sapık Şia anlayışını tesis etmekten geçerdi. Onu yaptılar. Ara sıra İsrail’e kafa tutan İran imajını zihinlere yerleştirdiler. Böylece Ehl-i Sünnet anlayışına teslim olmuş Müslümanların böğrüne çöğür kazığını çaktılar. Arkasından direnme ihtimali gördükleri Müslüman halkın gerçek evlatlarını sinsi taktiklerle imha etmeye başladılar.
Gel zaman git zaman her geçen gün kontrolden çıkma emareleri gösteren Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı altında ezilmeye başladılar. Bir yandan PKK ile mücadele etmek zorunda kalan Türkiye’ye Kuzey Irak düşmanlığı aşılanmaya çalışıldı. Barzani ve orada yaşayan Kürtler asli düşmanlarımız gibi sunuldu. Komşularıyla bağları koparılmış bir Türkiye işlerine geliyordu. Bütün çabalarına rağmen bunu başaramadılar…
Kendilerine bağlı bütün unsurları cepheye sürdüler. Arap baharı ile başlayan ayaklanmaları kontrol altına alsalar bile, dipten gelen dalga büyüktü. İslam dünyası başıboş arayış safhasında da olsa kendi kurtuluş yolunu arıyordu. Bunu önlemenin çarelerini bulmalıydılar.
Sonunda Türkiye’de defalarca deneyip başaramadıkları darbeyi Mısır’da gerçekleştirdiler. Mısır halledilmişti ama Türkiye faktörü başlarını ağrıtıyordu. Suriye diktatörü Beşar Esed, Mısır’da gerçekleşen darbeyi selamlıyor, SİSİ alçağını kardeş ilan ediyordu. Bu arada emperyalist domuzlar diktatoryası Sisi etrafında çoktan saf tutmuştu…
Suriye olayları kontrolden çıkmış, Beşar Esed kendisine karşı direnen halka kan kusturuyordu. Orada başlayan direnişin hakim olması emperyalizmin mahkum olması manasına geliyordu. Halkı canından bezdirecek faaliyetlere hız verdiler. Sürdüler, süründürdüler, astılar kestiler, vurdular kırdılar, yaktılar yıktılar. Onlar vurdukça direniş güçleniyordu. Ne yapsalar olmuyordu. Çünkü Türkiye bütün eksikliklerine rağmen karşılarındaydı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve hükümet onların gelecek planlarını bozuyordu.
Suriye direnişini baltalamak için IŞİD adı verilen bir örgütü sahaya sürdüler. İslam davası uğruna savaştığını zanneden insanlardan oluşan bu örgüt, aklın vicdanın hele hele bir Müslümanın kabul edemeyeceği garip eylemlerle dikkat çekti. Beşar Esed desteği ile hakim olduğu bölgelerde halka illallah dedirtecek eylemlere imza attı.
Kafir diyerek damgaladıkları Müslümanlara hücuma geçtiler. Yöneticilerinin çoğunluğu Muhaberat subaylarından oluşan bu örgüte İsrail silah yardımı yapıyor, el altından destekliyordu. Diğer direniş örgütlerinin faaliyetleri baltalanırken bunların sırtı sıvazlanıyordu.
İran, Suriye içlerine kadar gönderdiği ordu mensuplarıyla birlikte Lübnan’dan gelen Hizbullah katillerini besliyor, IŞİD eylemleriyle emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyordu.
Neticede olanlar oldu ve IŞİD Musul’da Türk diplomatlarını rehin aldı. Bir bakıma Türkiye’ye savaş ilan etti. Soru şu: Beşar Esed ve Şebbihaları, İran ve Hizbullah’la birlikte Mihraç Ural alçağı dahil bütün katiller sürüsüyle birlikte Müslüman Suriye halkına kan kustururken bunların Türkiye ile zoru nedir?
Tam bu noktada, Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun zindanda şahsımıza söylediği: “Barzani ve Talabani ‘Türkiye’ye bağlanalım’ demekte. Bir imkân doğuyor. Ama, uydurma Büyük Doğu projesi de istemiyoruz” sözü gerçeği gün yüzüne çıkarıyor.
Kendisini gizleyen ve kuyruğunu küçücük bir kurtçukmuş gibi hareket ettiren yılan, neticede hamle yapan avını kapar. Verdiğimiz misalden de anlaşılacağı gibi IŞİD Türkiye’ye karşı hamle yapan düşmanlarımızın kuyruğundan başka bir şey değildir.
Bu yüzden parlatılıp cilalanıyor. Türkiye oraya çekilerek hedef tahtasına oturtuluyor.
Gezi olaylarının bir başka versiyonu bugün Suriye ve Irak’ta tezgâhlanıyor. Maksat belli. Katillere yataklık eden İsrail eliyle ve onların arka planda beslediği maşalar vasıtasıyla uluslararası güçler tarafından Türkiye’ye OPERASYON düzenleniyor.
Beşar Esed, Mihraç Ural ve İran dâhil tüm sapık hariciler aveneleri ile birlikte süpürülmeli… Türkiye buna mecbur ve mahkûm…
Bu hamle, Müslümanları kendi değerleri ile vurma ve imha etme peşinde koşanların hamlesidir.
İslam için savaşırmış gibi davranarak kafirlerden çok Müslüman avına çıkan münafık soyları, hakim oldukları alanda halkı küfrün esaretine mahkum ediyor.
IŞİD, oltanın ucundaki yem. Türkiye’yi kurdukları tuzak ile terbiye etmek istiyorlar. Türkiye bu yapıyı hemen temizlemeli. Bunun için 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile Kerkük ve Musul’a girebilmesi için uluslararası hukukta meşru zemini bulunan haklarını kullanmalı. Bunu yaparken yöre halkına ve bu halkın temiz evlatlarına zarar vermemeli.
Parlatılarak güçlü bir yapı imiş gibi sunulan IŞİD, kendisini kullananların piyonu. Onları kullanan güçler devrede ve asıl hedef TÜRKİYE. Bu unutulmamalı. Türkiye tuzağa çekilirken bütün tuzakları bozmalı. Kendisine yönelmiş tehditleri bertaraf etmeli ve ESED, HİZBULLAH, IŞİD gibi fesat yuvalarını dağıtmalı. Hemen şimdi…