(Devam ediyor)
Dinlerle medeniyetler arasında olduğu gibi, uluslar veya etnisitelerle kültürler arasında bir köken ilişkisi vardır. Dinler, medeniyetleri; uluslar ve etnisiteler ise kültürleri üretirler. Dolayısıyla medeniyetlerin dili ile kültürlerin dili birbirinden farklıdır. Medeniyetler, medeniyet dillerini; uluslar veya etnisiteler de kültür dillerini inşa ederler. Batı Hıristiyan medeniyetinin dili Eski Yunanca ve Latince; Doğu İslam medeniyetinin dili ise Arapça ve Farsçadır. Fransızca, Fransız ulusunun, İngilizce de İngiliz ulusunun kültür dilidir; Lazca ise, Laz etnisitesinin kültür dili…
Osmanlı Devleti ise, Selçuklu örneğini benimseyerek İslam medeniyeti dillerinden birini, mesela Arapça ya da Farsçayı, entelektüel, bürokratik ve teşrifat dili olarak kabul etmemiş, ama fevkalade nevi şahsına mahsus bir terkiple, elit bir dil inşa etmiştir: Osmanlıca! Osmanlıca, İslam medeniyetinin iki dilinin, özellikle sözdağarını almış; sözdizimini ise bazı istisnalarıyla, Türk kültürünün kültür dili olan Türkçeyle bütünleştirmiştir. Dolayısıyla Osmanlıca gerçekten nevi şahsına mahsus, kısaca Osmanlı’ya ait bir medeniyet dilidir.
Devlete ait ortaöğretim kurumlarında bu medeniyet dilinin öğretilmesi bir ihtiyaçtır. Demokratikleşme ya da çözüm süreci bağlamında, devlet liselerine Kürtçe dersleri konulmasını müfredatla hayata geçirilmesi hatta üniversitelerde bölümler açılması (hiçbir itirazım yok) normal karşılanırken, Milli Eğitim Bakanlığımızın Osmanlıcayı da ders olarak devlet liselerinin müfredat programına almayı düşünmesi hem de Milli Eğitim Şurasında böyle bir kararın alınması, bazı sözde aydınlarımızı kırmızı görmüş boğaya döndürdü.
Elbette bizler Yunanistan’da yaşayan Yunanlar olsaydık, Luvice’yi öğrenmek isteyebilirdik. Çünkü Yunancanın pek çok özelliğinin sırrı o dilde saklı. Demek ki Luvicenin ülkemizdeki okullarda ders olmasını istemimize gerek yok. Çünkü bizimle hiçbir bağlantısı yok bu dilin.
Ancak mesela Osmanlıca, Türkçenin İslam sonrası aldığı şeklin büyük bir fotoğrafı olarak, okullarımızda her lehçeden çok okutulmaya layıktır.
Üstelik Osmanlıca yabancı bir dil değil, öz Türkçedir. Almanca, İngilizce gibi dillerdeki on binlerce yabancı kelime o dilleri nasıl “yabancı dil” yapmıyorsa, Osmanlı Türkçesindeki Arapça ve Farsça kökenli kelimeler de bu dili yabancı bir dil yapmaz… Hadd-i zatında diller her dönemde yabancı kelimelerden oluşurlar. Türkçenin en sade olduğu kabul edilen Göktürk yazıtlarında onlarca yabancı kelime bulunmaktadır. Nasıl ki, insan ot yemekle otlaşmıyorsa, öküz, inek, koyun eti yemekle etini yediği hayvanlara dönüşmüyorsa yabancı dillerden gelen kelimelerle de İngiliz veya Fransız olmaz.
Diller, etkisinde kaldıkları kültürlerin ya da inançların taşıyıcısı olan dillerden zorunlu olarak kelimeler alırlar. Türkçe, İslamiyet öncesinde de, Moğolca, Çince, vb. dillerden pek çok kelime ve ek almıştır. Ancak aldığından çok fazlasını da elbette o dillere ve diğerlerine vermiştir.
Bu alışveriş, diller için kaçınılmaz olandır. Kur’an-ı Kerim’de bile “kalem”, “ress”, “sırat”, “merkum” kelimeleri gibi yüzlerce kelime vardır ki, İbranice, Yunanca, Süryanice gibi dillerden Arapçaya geçmiştir.
Osmanlı Türkçesi’nin en önemli özelliği, Türklerin İslamiyete ve Kur’an’a olan sevgilerini ifade ediyor oluşudur. Mesela, Fâtiha suresindeki kelimelerin neredeyse tamamı Osmanlıcada kullanılmaktadır. Dolayısıyla Osmanlı Türkçesini iyi yazabilen ve okuyabilen birisinin Fatiha’nın anlattığı hakikatleri kısa bir sürede anlayacağı açıktır.
Bir Müslüman’ın beş vakit namaz dikkate alındığında günde 40 defa okuması ve anlaması gereken Fatiha suresinde geçen kelimeler, Müslüman Türkün de bilmesi gereken kelimelerdir.
Kur’an-ı Kerim’i duvara asılacak bir süs eşyası olarak görmeyen ve onun mana tabakalarıyla içli dışlı olan atalarımız da, Fatiha’yı anlamamız için gerekli bütün o kelimeleri dilimize kazandırmışlardır.
Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamberimizin hayatının okullarda ders olarak okutulmasının kabul edilmesi, Kur’an-ı Kerim Türkçesi olarak adlandırılabilecek Osmanlıcayı geliştiren atalarımızı oldukça mutlu etmiş olmalıdır. Esperanto gibi dünyevi maksatlarla oluşturulan yapma dillerin aksine, Osmanlı Türkçesinin her bir kelimesinde bir yaşanmışlık, bir maneviyat ve bir feyiz izi bulmak mümkündür.
Türkçenin imkanlarının izin verdiği ölçüde, kendi medeniyetimizin kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i öğrenmemizi kolaylaştıracak şekilde teşekkül etmiş olan Osmanlıcanın okullarımızda ders olarak okutulmasından daha tabii bir şey olamaz.
(Devam edecek)