Batı ülkeleri olarak tanımlanan gelişmiş ülkeler artık zirvede aşağı inmeye çoktan başladı ve dünyanın güç merkezi doğuya kaydı. Batılı ülkeler bu inişi yavaşlatmak için ellerindeki bütün imkânları kullanıyor. Bu günlerde ülkemizde ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan eylemler, artık dünyada son söz hakkını kullanmaya çalışan ülke ve baronların planlamaları ile ortaya çıkan volkanlardır. Bu eylemler ya batının çöküşünü hızlandıracak ya da batının hegemonyasını bir süre daha devam ettirmesini sağlayacaktır. Batı ülkeleri yaklaşımının coğrafi bir tanımlamadan çok, yaklaşık son iki yüzyılda diğer halkları sömüren ülkeler anlamında kullanıldığını hatırlatalım.
SSCB’nin dağılma süreciyle birlikte doksanlı yıllar ülkemizde heyecanlı başladı. Bunun nedeni Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan etmeleriydi. Fakat bu ülke liderini kaybetti. Özal’ın ölümü ile birlikte ülkemiz insanının umudu da bir başka bahara kaldı. Sonuçta 90’lı yıllar ülkemiz açısından fırtınalı yıllar olacaktı. 97 Haziranında Türkiye batıyı kendisine düşman edecek bir adım attı ve D8 organizasyonunu oluşturdu. D8’in kuruluşunda 15 gün sonra Erbakan hükümeti düşürüldü. Organizasyonda yer alan ülkelerin hepsi (İran hariç) iç karışıklıklarla uğraştılar hatta en çok nüfusa sahip Endonezya bölündü.
İran bu yıllarda ülkemiz üzerinde oynan oyunlarda hep vardı. Sincan’da düzenlenen Kudüs gecesinde etkinliği olan İran, dönemin hükümetine yakın durmayı ihmal etmeden yoluna devam ediyordu. İran, ülkemizde sağ siyasetin önünde ciddi bir handikaptı, ama o zamanki siyasiler de şimdikiler de bu ülkeyi dost bilmeye devam ettiler. 2003’teki Irak Savaşı sonrası Batılı emperyalistlere karşı İran’ı koruyan Türkiye, yine 2000’li yıllarda İran topraklarındaki Türk hareketlerini de sakinleştiren, yatıştıran ülke oldu. Oysa İran siyaset tarzı olarak Türk solunu destekleyen bir ülkedir ve sağ siyaseti hep arkadan vurmuştur. Otlukbeli’nden Çaldıran’a, 1555 Amasya Anlaşması’ndan Bağdat Seferlerine… Ve en nihayetinde Gezi Olaylarına kadar yaşananların hinterlandı hep aynıdır. Sincan’da tanklar yürürken hükümet Türkiye’yi İranlaştırmakla suçlanıyordu. Daha dün Batıya karşı kendisine kalkan olan Türkiye’yi bugün eylemlere katkı vererek arkadan vurmaktan çekinmeyen İran aslında tarihî derinliği olan genel siyasetine devam etmektedir. Bu sayede ülkemizin kendi iç işleri ile uğraşması sayesinde hem İslam dünyasında nüfuzunu koruyor, hem mezhepsel siyaset algısını devam ettiriyor hem de Sünni Müslümanların ilerlemesine taş koyuyor. Ülkemizdeki sağ siyasetçilerin İran’a bakışlarını gözden geçirmeleri bugün artık zaruret halini almıştır. Türk dışişleri de artık bin yıllık tarihi tecrübeye göre siyaset üretmelidir. Tuğrul Bey’den bu yana neyin mücadelesi içerisindeysek yarın da aynı sorunları yaşayacağımızı unutmadan yolumuza devam etmek zorundayız.
İran en azından ülkemizin gelecekle ilgili planlarında dost ülke kategorisinden çıkarılmalıdır. Bu ülkede çıkabilecek iç karışıklıkta hükümetimiz sakinleştirici rolünü bırakmalı mümkün olursa bu ülkedeki Türk gruplara destek olmalıdır. Bizim büyüyüp güçlenmemizden en çok endişe eden ülkelerden olan İran, Müslümanlar için değil Şia için siyaset üreten bir garabettir. Türkiye’de Müslümanları zor durumda bırakan her hareketin altında İran parmağı olduğu kesindir. Ülkemizdeki hedefleri için en önemli müttefiki de ana muhalefet partisidir. Sünni İslam’la asla birlikte yürüyemeyecek olan İran’ın ülkemizdeki hetarodoksi İslamcılarla tarihî ittifaklarının devam ettiğini ve İran var oldukça devam edeceğini unutmayalım.