Reklam
Reklam
Anadolu Günlük Gazetesi -

Fakirin Sermayesi ve Taksim Gezi Parkı

Nurettin Özel
Nurettin Özel
  • 24.06.2013

Fakirin sermayesi, sevgisi ve duasıdır. Tek söz sahibi olduğu yer de sandıktır. Dört beş yılda bir söyler bu sözünü. Onu da çoğu zaman hırsına, öfkesine ve de inadına yenik düşerek yanlış söyler ve kendinden sandığı ağzı iyi laf yapan, iyi fakir edebiyatı parçalayanlara verir oyunu. Ama bilmez ki oy verdiği insanlar kendisinden değildir. Bunu fark etmesi de çok zordur. Bir sürü gazete, televizyon hep onların iyiliğinden ve ne kadar halk adamı olduklarından bahseder çünkü. Oysa onlar garibimin giyiminden kuşamından, başörtüsünden, inancından, hatta ter kokusundan bile rahatsızdır. Zaten seçimden seçime görürler onların yüzlerini, bir daha görmezler…

Onu yakinen ilk defa İstanbul’da İstiklal Caddesinde bir ikindi vakti Ağa Camiinin bahçe giriş kapısı önünde gördüm. Habitat II toplantılarının yapılmasına on on beş gün gibi bir zaman kalmış, Taksim’in ve İstiklal Caddesinin delik deşik olduğu, kaldırımların kırmızı tuğlalarla döşendiği ve tüm çalışanların Habitat toplantısına katılacak yabancı konukların temiz ve güzel bir İstanbul görmesi için gece gündüz çalıştığı bir andı.

Ve o İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, çalışmaları denetlemek için İstiklal Caddesinde dolaşırken ikindi namazı vaktinin bitmesine çok az bir süre kala yanında eli telsizli bir adamla Ağa Camiine namaz kılmaya gidiyordu. Ağa Camiinin girişinde ilkokul dörtte ya da beşte bir çocuk, önünde küçük kantarı ile gelip geçenleri tartarak okul harçlığını çıkarmaya çalışırken, o tam caminin bahçesine adımını atarken çocuğu gördü ve geri adım atarak çocuğun önüne gitti çöktü ve çocukla konuşmaya başladı…

Hani peşinde gazeteciler falan olsa bu durumu anlarım. Belediye başkanı halktan biri, bizden biri diye manşetlere taşıma hevesi derdim, ama gazeteciler olmadığı gibi, daha yeni seçildiği için kimsenin pek göz aşinası yoktu…

Çocuğa adını ve kaçıncı sınıfta okuduğunu, ne kadar para kazandığını kaç kardeş olduklarını falan sordu. Konuşmanın sonunda ‘Sen şu anda yaşıtların gibi oyunda oynaşta olman gerekirken, buraya oturmuş ekmek parası kazanmaya çalışıyorsun, bizler senin çocukluğunu yaşamanı sağlayamadığımız için çok üzgünüm, hakkını helal et!’ diyerek çocuktan helallik diledi ve sonra çocuğun başını okşayıp camiye girdi…

O an Hz. Ömer’in sırtına un çuvalını sırtlayıp fukara bir kadın sahabenin evine götürüşü geldi aklıma. “Bu sefer tamam inşallah!” gibi bir sloganla başlayan İstanbul belediye seçimlerinin gerçekten bu sefer tamam olduğuna yürekten inandım…

Çünkü bir belediye başkanı benim anlayışıma göre, şehrül emin olarak, bırak belediye sınırları içindeki sadece aç insanlardan değil, şehrin çöplüklerindeki aç itlerden bile sorumludur ve Tayyip bey bu sorumluluğunun farkındaydı…

Onu ikinci defa gördüğümde bir Ramazan günüydü. Rahmetli Erbakan başbakandı ve İstanbul’a birçok açılış yapmak için gelmişti. Malum arkasında bir sürü kalabalık… Çeşitli açılışlar yaptıktan sonra iftar vakti yaklaşmıştı ve iftarı Taksim’de çadırda birlikte açtık. Çadırda programlar yapıldı ve yatsı namazı vakti geldi. Erbakan hoca “teraviyi çadırda kılalım” dedi ve Tayyip Erdoğan’a “Sen imam ol!” diyerek öne sürdü ve hepimiz arkasında saf tuttuk. Allah kabul etsin, sanki kırk imammış gibi teraviyi kıldırdı. Sonra da bütün güruh Erbakan hoca ile birlikte oradan ayrıldı. Ama benim peşlerinden gidecek takatim yoktu, çünkü dinî mesaj veren filmler yaptığımızdan dolayı, hatta Konyalı olduğumuzdan dolayı horlandığımız, dışlandığımız bir dönemde, İstanbul’da hem de Taksim’in göbeğinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının arkasında namaz kılmıştım. Bu benim için çok büyük bir lütuftu ve Taksim’de oturup bana bugünleri gösteren Allah’ıma gözyaşlarımla şükür ve hamd ettim…

Sonra her insan gibi o da kendi kader çizgisinde yürüdü, önce Yusuf gibi zindana düştü, sonra yine Yusuf gibi zindandan çıkıp sultan oldu, başbakan oldu ve on buçuk yıldır da bu görevi hatasıyla sevabıyla sürdürüyor… Vebali çok, yükü ağır, hak katında mükâfatı büyük bir hizmet yürütüyor…

Hz. Ömer’in oğlu için “senden sonra halife oğlun olsun” denildiği zaman, bir evden bir kurban yeter diyerek, o makamın vebalinin büyüklüğünü, o makama oturmanın ateşten bir gömlek giymek olduğunu insanlara anlatmaya çalıştığını herkesin bildiğini sanıyorum…

İnanan bir insan için bu kıssadan çıkarılacak çok büyük dersler olduğunu sanıyorum. Meseleye bu pencereden bakıldığı zaman onun için üzülmemek elde değil. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanınızdır” düsturundan yola çıkarak, tek gayesi Allahın rızasını kazanmak olan bir insanın üzerine, oğlunun gemi dedikodusu gölgesi düşmesi çok üzdü beni, doğru yanlış ben işin orasında değilim, ama ne zaman biriyle politika konuşsam hep öne sürülen bu gölge…

Hepimiz insanız ve hepimizin de zaafları var… Bu sıradan insanlar için kabul edilebilir bir şey, lider makamında toplumu peşinde sürükleyen birisi için asla kabul edilecek bir zaaf olmasa gerek…

Asgarî ücretten emekli olan bir işçi emeklisinin bile kıt kanaat geçindiği bu ülkede, liderlik makamında olan birinin rızık endişesi duyması kabul edilebilir bir şey değil…

Üniversite yıllarında sosyalist arkadaşlarla tartışırken, İslam’ın insan ve işçi hatta kadın hakları konusundaki hükümlerini aynen kabul ettiklerini gördüm ve sanki onlara meseleyi tam olarak anlatmış olmanın edasıyla, “e o zaman ne?” dediğim zaman söyledikleri tek şey vardı. Müeyyidesi yok, yani bu dünyada bir cezası yok deyip ipi kırıp tekrar başa dönüyorduk…

Şimdilerde birçok Müslüman’ın hali de bu durumdan farklı değil, çünkü Allahın vaad ettiği altından ırmaklar akan cennet, huriler, köşkler öbür dünyada, haşa bu veresiye mal satmak gibi bir şey geliyor bizlere ve biz Müslümanlar peşin olanı tercih ediyoruz, önce bu dünyadaki cenneti istiyoruz, bu dünyadaki köşkleri, villaları, bu dünyadaki hurileri, sonra biraz zekat, sadaka ve nafile namaz takviyesi ile öbür dünyadakileri…

Bir de “Müslüman en iyisine layıktır” düşüncesiyle evin, arabanın, elbisenin en iyisine talip olup, bu isteğimize kavuşunca da yan gelip yatışımız çıldırtıyor beni. Yahu kardeşim evet Müslüman her şeyin en iyisine layıktır, eyvallah… ama bu layık olduğu şeyi kazanınca Allah yolunda harcamaya kıyamıyorsa senin ötekilerden ne farkın kalıyor… Bugün dünyanın en kapitalist zenginleri bile senin yaptığını yapmıyor mu, bütün servetlerini keyifleri için harcamıyorlar mı?

Böyle bir toplumu idare ediyorsunuz Sayın Başbakanım, arzusu, isteği çok, zaafı çok bir toplum ve bu davaya yüreğinden bağlı olanları tenzih ederek söylemek isterim ki, birçokları size midesinden bağlı ve bu mide bağı koptuğu an onları etrafınızda göremeyeceğinizden hiç şüpheniz olmasın…

Bu durumu rahmetli Menderes’te de gördü millet, rahmetli Özal’da da… Korkut Özal’ın bir televizyon programında dinlemiştim, koca Cumhurbaşkanının Çankaya’da tek başına iftar açtığını ve bu yalnızlığın onu çok üzdüğünü.

Size akıl vermek haddim değil, zaten size akıl verebilecek ve siyasi politikanızı yönlendirecek bir sürü danışmanlarınız var… Ama bu danışmanlarınızın son dönem gelişmelerdeki tavrını ve duruşunu hiç de sevemedim. Hepsi elit ve akıllı insanlardır şüphesiz ama şu Taksim Gezi Parkındaki projenin size neye mal olacağını, son dönemde hükümetinizin yumuşak karnını arayan muhaliflerin eline vereceği ipi göremediler, bu konuda sizi uyaramadılar sanıyorum…

Birçok kez gazetelerde dergilerde yazdım, belediye başkanlarınızın hiç değilse birer sanat danışmanı olsun diye, çünkü onlar sizin duymak istediklerinizi değil yüreğinden geçenleri ve gönül gözü ile gördüklerini aktarırlardı size. Makamı, mevkiyi umursamadan, işinden olma, kovulma pahasına yaparlardı bunu…

Hani şu Çırağan Sarayı’nda yemek verdiğiniz, istişare ettiğiniz sanatçılar arasına davet etme gereğini görmediğiniz sanatçılardan bahsediyorum, onlardan kiminin filmi yarım kaldı. Ölürken siz de tabutuna omuz verdiniz, kimi ise dişiyle tırnağıyla yapacakları filmlerle, tiyatrolarla yazdığı kitaplarla hâlâ bu toplumu uyarmaya ve gelecek için yön vermeye çalışıyorlar… Onlar asla size kırgın değiller ve sen bizdensin nasıl olsa, simidiyle daha yıllarca idare ederler merak etmeyin, ama şurası bir gerçek ki, ekonomide, siyasette, hükümette ne kadar başarılı olursanız olun, eğer sanatta yoksanız oturduğunuz koltuğun bir ayağı yok demektir, bu da böyle biline.

Sakın yanlış anlaşılmasın söylediklerim. Size muhalif falan değilim, hatta bir dönem partinizden milletvekili aday adayı bile oldum, ama Taksim gezi parkındaki ağaçları bahane ederek karşınıza dikilen, iktidarınız boyunca ilk defa geniş kitleler karşısında, dünya kamuoyunda sizi kötü duruma düşürmeye çalışmaları size gönül verenleri çok üzdüğü için yazdım bunları…

Sizin de içinizi sızlattığından eminim, geçmişte bu millete hizmet etmiş, birçok devlet adamını vatan haini olarak kazıdılar beyinlerimize. Onların hain olmadıklarını öğrenmek yıllarımızı aldı ve o zaman ise iş işten geçmişti….

Herkes neyin niçin yapıldığını çok iyi bilse de, Taksim Parkını korumak gibi masum bir bahanenin, bir anda bütün dünyaya kamuoyuna mal edilerek ve sokaklara sıçratılarak buradan gol atmaya çalışmaları, maç kaybeden takım taraftarları gibi Anadolu insanının yüreğini burktu ve üzdü…

Tek sermayesi sevgisi ve duası dedik ya, Anadolu insanının. Sevgisi ve duası hâlâ sizinle, bunu biliyorum, inşallah bu olaylar büyümeden yatıştırılır da sevgilerini önlerine gelecek seçim sandığında tekrar gösterirler…

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.