Aşk Ahlâkı – 1

Yayınlama: 29.08.2017
Düzenleme: 29.08.2017 21:24
466
A+
A-

Türk tefekkür tarihinin henüz açamadığımız ve devrelere bölünmüş sandıkları var. Son bir asırlık dilimde duran ve henüz zamanın münekkitleri tarafından kilidi bile açılmamış sandığın en parlak madenlerinden biri: Hilmi Ziya Ülken… Aşk Ahlâkı’da onun felsefe, fikir, sanat, tarih alanlarında yazdığı 50’yi aşkın eserlerinden biri…
Ünlü Alman felsefeci Hans Reichenbach’a “Bu adam beyin oburluğuna tutulmuş” dedirtecek çapta çok meseleye el atmış ve kitaplarında da bu meseleleri işlemiştir.
Büyük Doğu’nun ilk devresinde de yazıları bulunan ve Üstad Necip Fazıl tarafından “Cumhuriyet neslinin bu en büyük ümidi, hiçbir zaman sentez cehdine yanaşmadı…” diye bahsettiği Hilmi Ziya’nın; Aşk Ahlâkı’nın önsözünde “Bu kitabın birinci hedefi icat etmek değil keşfetmektir.” demesi kitap hakkında nasıl okunması gerektiğine dair okuyucuya ipucu veriyor.
Öte yandan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun yine Üstad Necip Fazıl tarafından “Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi,(…)” diye takdim ettiği Kültür Davamız isimli eserinde Büyük Doğu külliyatının dışında sadece Hilmi Ziya’nın eserinden alıntı yapması ve Büyük Muzdaripler isimli eserinin 1. cildinde “Bu adam, mevzuunda inanılmaz çalışkan, olağanüstü araştırmacı ve derinliğine nüfuz sahibi, fakat sadece fotoğraflamak için dalmış gibi sentez mizacına yabancı, imâl edilmiş fikirlerin haberdarı ve nakilciliği olan mesleğinde dünya çapında bir şahsiyet…” olarak bahsetmesi, Hilmi Ziya Ülken’in üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gerektiğini göstermektedir.
Eserlerinde genel olarak Gazali, Pascal ve Bergson’un ruhçu felsefelerinin ağır bastığı Hilmi Ziya’nın kitapta özlemini çektiği, ruhî mertebeleri aşarak Thomas More’un Ütopia’sı yahut Farabî’nin Medînetü’l Fâzıla’sı gibi yüceler toplumuna ulaşabilmek.
Buna ulaşabilmek için de; kitabın ilk bölümü olan “İnsan (Ruh ve Beden) Meselesi”nde insanları değiştirerek ya da onlara yeni bir şey katarak değil, onların içinde uyuyanı meydana çıkararak, ruhlarını aydınlatarak olacağını dile getiriyor.
Bu bölümde insan meselesinin üstünde fazlaca eğilen yazar insanın kim olduğunu sık sık sorguluyor. İnsanın içinde yaşadığı iniş ve çıkışları, ruhî buhranları, ihtiraslarını, arzularını en önemlisi de ruh ve nefs arasında geçen savaşı sorgulatarak okuyucuya bir nevi spor yaptırıyor. Bu denli eğilmesinin sebebini ise; bir yapı kurmak isteyen mimarın toprağın sağlam olup olmadığını kontrol etmesi gibi fikir binasının temelini oluşturacak insan ruh ve bedeninin metinliğini kontrol etmek istemesi olarak aktarıyor.
Sürekli okuyucuya “Ben kimim?” sorusunun sorulmasının gerektiğini vurgulayan Hilmi Ziya, kurulacak bu toplumun ise sadece kendini düzeltmeye çalışan insanlarla kurulamayacağını söylüyor. Âlemi düzeltmek arzusu insanın kendisine de düzen vereceğini söyleyerek “İçe doğru olmak ve dışa doğru oldurmak” terkibî hükmünü ısrarla vurguluyor. Bir babayı terbiye eden çocuktur: Çünkü baba çocuğuna iyi örnek olabilmek için kendi hareketlerine dikkat eder.
(Bir Tasavvuf büyüğünün nefsini günlerce aç bıraktıktan sonra nefsinin ağzından çıkması, bir kabın içindeki yemeği yalamaya başlaması ve Tasavvuf büyüğünün “Seni bir daha içime almayacağım.” demesi ve “Onu içine al. Biz seni onunla seviyoruz.” hitabına muhatap olması.)
İnsanın kendi terakkisi için ise o ruhî mertebelerin nasıl aşılacağına dair de Spinoza’nın felsefesinde ki Passion’lara başvuruyor. Yani ihtiraslara. Büsbütün Spinoza’nın felsefiyle aynı olmasa da onun felsefesini inceleyip yaklaştığı ve uzaklaştığı yerleri işaretledikten sonra insan ihtiraslarını nefsinin arzularını öldürerek değil onları emri altına aldığı sürece terakki edebileceğini söylüyor.
Hilmi Ziya’nın bu konudaki görüşlerini Tasavvuf lisânıyla değil felsefî terimlerle anlatması sanıyorum özel bir konuma yerleştiriyor.
Kitabın ikinci bölümü olan “Ahlâk(Eylem) Meselesi”nde önce eşya ve hadiseler karşısında takınılan tavrın ahlâk olduğunu sonra eşya ve hadiselere teshir edebilmenin aksiyon(eylem) olduğunu ve bu ikisinin arasında derin ve kopmaz bir bağ olduğunu gösteriyor. Yani fikir hareketi ve hareketinde fikri olduğu sürece olduğunu sık sık dile getirildiği bu bölümde “İnancını telkin etmeyen, fikrin belasını çekmeyen sahte peygamberdir.” Denilerek sadece fikrin ve sadece eylemin birbirinden ayrı olduğu sürece anlamsız olacağı vurgulanmıştır.
Üzerinde durulması gereken bu meseleyi gelecek yazıya bırakarak daha anlaşılır olabilmesi için Roger Garaudy’nin Don Kişot adlı eserine başvuruyoruz:
“O halde Sufi bir hayat, eylemi dışlayan bir hayat değildir. Bence tasavvuf kendisini asıl eylemle gösterir. Mistik hayatın dışavurumu, eylemdir. Kanaatim şudur; eylemsiz bir mistisizm veya tasavvufi hayat, kupkuru bir kişisel tapınma içinde kaybolur gider, tasavvufsuz bir eylemse, hayvanca ve gaddarca bir eyleme dönüşür.”

REKLAM ALANI
Yazarın Son Yazıları
22.08.2017
15.09.2017
23.08.2016
Bir Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.