Tıbb-ı Hakîm: Ruhçu Ve Cemiyetçi

Yayınlama: 07.08.2014
Düzenleme: 22.04.2015 14:55
1.050
A+
A-

Varlığın hakikatine muttasıf –hakîm- vurgusuyla “TIBB-I HAKÎM” şeklinde tanımladığımız bakış açısı, tıp ilminin güya felsefe ile bağlarının koptuğu tezine karşı durması bir yana bu felsefenin başıboş hakikat arayıcılığına -felsefe- olan tabii mahkûmiyetinden de kurtulmasının, gerekli şart vurgusu ekseninde, bir mümkün olduğunu da ilan etmiş oluyor aynı zamanda…

Varlığın hakikatine muttasıf -hakîm- tabiri elbette varlığın hakikatinin taşıdığı gizemi de dikkate alarak bir yön tayini, bunun yanında bir mutlak fikir, yaratıcının bir hikmet üzere iş gördüğü hakikati üzerine dayalı bir bakış açısıdır.

Varlığın hakikatini kavramaya yönelik çabaların genel manasıyla “felsefe” olarak nitelenmesinin yanında, varlığın hakikatini bir peşin fikre, bir mutlak fikre, bu mana çerçevesinde bir “bütün fikre” dolayısı ile bir imana ve imanın hakikatine giden tek yol olarak İslâm’a nispetle ele alınması -hikemiyat ilmine nispet- şartını işaret eder “TIBB-I HAKÎM” tabiri…

Eşyayı ve insanı tanımlamaya dair sağlam bir bakış açın olmadığında tedaviye dair de doğru çok fazla şey söylenemeyeceğinin izahtan vareste olacağını söylemeye gerek olmayacağı bedahati çerçevesinde…

Tıp ilmi bir “insan” ilmidir temelde. İnsan ise merkezinde iç âlem olmak üzere dış âlemiyle de bir bütünlük arz eder, şuurun teşekkülünde çevre şartları ihmal edilemez hikmeti çerçevesinde bu hususun anlaşılır olması noktasında bir sorun yaşamayacağımızı kabul ediyoruz.

İnsanı tanımada bedeni esas almanın bizleri -esasen- komik duruma düşürdüğünün görülebilmiş olması gerektiğini düşünürüz. Çok tabii bir ifadeyle en babayiğit maddeci hekimin bile bir arkadaşını tanımlarken onu karaciğer fonksiyonlarının labaratuar değerleri ile tanımladığına şahit olmamışızdır muhakkak, onu şahsiyeti ahlakı, karakteri, sadakati, iradesi, huyu suyuyla vesaire hasılı ruhu-ruha dair vasıfları ile- tanımlamış olması gerekir.

Hatta kişi kaşı, gözü, saçı, boyu posu ile tanınmaya çalışılsa ve bu özellikleri ile onu ayırt ederiz denilecek olsa bile bu görünümlerinin esasen onun ruhi yönlerine dair bizde uyandırdığı kanaatleri açısından mânâlandırırız. Gözü şöyle, kaşı şöyle deriz ama esasen o gözün o kaşın bizdeki karşılığı bizzat o gözün eti kılı kemiği miktarı biçimi, fizyolojisi histolojisi biyokimyası değil de o gözün o kaşın bizlerde o kişiye dair oluşturduğu, o kişi şöyle şöyle bir kişidir şeklindeki karakter huy asalet ahlak irfan yönlerine yönelik kanaatlerimiz yönü ile manalı olur.

Hâsılı beden tek başına bir hiç iken, hücre durduk yere niye büyümeyi istesin mesela, onu büyümeye ideal sahibi olmaya çevreyi değiştirme cehdine iten saike dair hususları es geçtiğinde geriye ne kalmış olur ki…

İnsan, davranışlarının toplamından ibarettir şeklindeki tanımlama her ne kadar eksikleri ve bir takım eleştirileri de bünyesinde barındırsa, bir gerçekliğinin olduğu varsaysak bile davranışlar öyle yahut böyle “ruhi” bir hamlenin neticeleri olarak kabul edilmelidir… Yani her hangi bir kas niye durduk yere hareket etsin ki, niye büyümek, iş yapmak, başarılı olmak, sevmek ,sevgisinin belirtisini gösterecek işler yapmak istesin ki?…

Psikanalizin kuruculuğuna soyunup, ruhu yok saymak yahut ruhun ve âlemin bir yaratılmış olduğunu anlayamamak, çapsızlığı -açmazı- bir yana, bütün bu olup bitenler şöyle oluyor, böyle oluyor, peki ama niçin oluyor sorusunu ihmal etmek yahut bunu en nihayetinde “yaşam enerjisi” şeklinde altı üstü belirsiz bir tabirle açıkladığını var sayıp sonraki süreçler hakkında “destanlar” kaleme almak, bir “gaflet” anındaki mızmızlanmaları her şey diye lanse etmek ve cümle âlemi bu “oyunun” etrafında toplamak bir başarı olarak kabul edilse de çıkar yol olarak kabul edilemeyeceği açıktır şüphesiz…

İnsan iç alem merkezli olmak üzere dış alemle bir bütündür zira “şuurun teşekkülünde çevre şartları ihmal edilemez” anlayışı ile insanı ele alan “TIBB-I HAKÎM” anlayışı hastalıkları da bu bakış açısı çerçevesinde değerlendirmenin daha münasip daha doğru bir yaklaşım olduğunu söyler.

İnsan zihninin -şuurunun- yapısı hakkında daha çok şeyler söylenir oldukça ve bunların birbiriyle çelişmez bir bütün fikir halinde söylenmesi zaruretinin sancısını üzerinde taşıdıkça, bu söylenen-söylenecek olanlar, mevzuları anlamak elbette daha kolay olacaktır…

Bizim alakalarını kuramamış olmamız, hastalıkların, kök itibariyle, şuura bakan, ruha bakan bir yönünün, şuura-ruha bakan bir temelinin olmadığını göstermez…

“Eşya ruha tabiidir” hikmetine bağlı olarak çevre şartlarının hem içe hem dışa bakan yönlerine dair sayfalar doldurmaya da şimdilik gerek görmüyoruz…

Bütün bu söylenenleri de “sağlık fıkhın mevzuudur hastalık tıbbın” şeklinde orta koyduğumuz formülün, bir yönüne dair kısa bir açılımı kabul etmek gerekir… Fıkhın temelde nispeti olan bir anlayış oluşunun yanında, her anlamda çevreye dair de söyleyecekleri olacağı açıktır…

Atmasyoncu yahut mesela hiççiliğe giden bir ruhçuluktan yahut nispetsiz bir çevrecilikten bahsetmediğimizi belirtmeye gerek olmadığı düşüncesiyle bu kısa özeti şu ifadelerle sonlandırmayı münasip görüyoruz:

“TIBB-I HAKÎM” şeklinde nitelediğimiz ve İslâmî bir dünya görüşü olan Büyük Doğu –İBDA fikriyatına nispet kaygısı güden yeni bir tıbbi bakış açısının adı olarak “RUHÇU ve CEMİYETÇİ” özellikleri de temel unsurlarından olarak ifade etmiş olur.

Maksat bir yönü ile sağlığa giden yolun keşfi iken bir yönü ile de keşif sürecinde gerekli kavramların, argüman-donelerin tespiti olduğuna göre?

Görelim Mevla neyler…

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.