Şeftali Aladağ’a Geri Döndü

Yayınlama: 02.01.2014
Düzenleme: 22.04.2015 17:44
880
A+
A-

Yıl 1972; ilkokul 2. sınıfa geçmişim. Yaz tatili için, doğup büyümesem de babamızın geldiği Aladağ Dülgerler köyüne gittim. Daha küçükken birkaç kez gitmiş olsam da aklımın erdiği ilk geziydi bu.

Sabahın 6’sında üzerine tereyağı yakılarak dökülen bulgur pilavı ve şebitle yapılan ilk kahvaltı insana köy hayatının şartlarını belletiyordu. Alelacele dilim yanarak yaptığım kahvaltı sonrası, zaten ırgatlığa her zaman hazır olmak zorunda olan katır ve merkebin gözlerindeki anlamlı bakışlarla yüz yüze geldim.

Zaten bir avuç içi kadar olan Dülgerler’i çıkıncaya kadar, bizimle aynı rolleri paylaşan diğer köylülerle ayaküstü selamlaşıyoruz. Geç Bizans döneminden kalma kabartmalı taşlarla inşa edilen çeşmeden, merkep ve katırın ıslık eşliğinde su içmelerinin ardından dağların arasına patikalara vuruyoruz kendimizi, “emmi”miz ve onun tütün dumanları arasında.

Güneş henüz kendini gösterirken dağların ardından, sulamaya gittiğimiz Yerköprü’deki “bir avuç” bahçeye varmıştık bile. Demek ki, şu kadar toprağı sulamak için yürümüştük bu kadar yolu. Anlaşılan çok önemliydi dağların arasında kalan şu küçücük toprak parçası. Ben bunları çocuk aklımla anlamaya çalışırken bir “dayı” yaklaşıyor yan bahçeden yanıma. Emmiye bakıyorum birden, keçi kılından kocaman iki torbayı hayvanların başına takıyor; “hadi yiyin, doyun, sonra bu inişi tekrar çıkacaksınız, ona göre; hem yük de var bu çıkışta” der gibi.

  • Oooooo yiğenim, hoş geldin; kimin oğlusun sen?

Allah, Allah; bu dayı nereden anladı ki benim yabancı olduğumu? Dayı, daha nasırlı ellerini başımdan çekmeden ırgatlarımızla meşgul olan emmiye söz yetiştiriyor.

  • Ahmet emmi niye geç kaldın bugün?

Dayının emmime bağırarak söylediği bu söz, ne dayıyı, nede emmimi ilgilendiriyordu aslında. Tüm etkisi bana idi, yarın yine gelecektik anlaşılan bütün bu yolu.

Dayının omzunda da siyah kıldan yapılmış, birkaç yerinde renkli kumaşlarla yama yapılmış daha küçükçe bir torba vardı. Sanki değerli bir şey vardı içinde, değilse niye böyle şişkin görünsündü ki!

Dayı, emmime doğru birkaç adım attıktan sonra birden geri döndü ve elini torbaya atarak bir şeftali çıkardı.

  • Al yiğenim!

Sonra tekrar dönerek küreğiyle arıktan akan suyu eşeleyen emmimle sohbete başladı.

Bu neydi, evet şeftali; ama nasıl olur, bu kadar büyük olabilir mi? Tek elimle tutamıyorum bile! Hemen bir ısırık aldım. Ağzıma dolan suyu kadar, üzerimdeki şehirliliğin emaresi gibi olan tişörtüme de aktı birden. Birkaç saat kadar önce yediğimiz tereyağlı bulgur pilavının yaktığı boğazıma, itfaiye gibi geldi bu şeftali. Ye, ye karnım şişti, ama şeftalinin çekirdeği görünmedi bile. Atmak istedim, kıyamadım. Bu sırada dayı geldi yine yanıma.

  • Demek Gonya’dan geldin, bizim Şimşek Mustafa’nın oğlusun. Nasıl beğendin mi köyü?

Ben ağzımda şeftali ısırığıyla başımı sallayarak “hııı” diye cevap verebildim ancak. Hemen ikinci soru geldi dayıdan.

  • Bak yiğenim böyle şeftali yememişindir sen. Geçen hafta Goperatifin şeftali bayramında birinci oldu bu.

  • Şeftali bayramı mı?

Çok şaşırmıştım, birden böyle çıkıverdi ağzımdan. “Nasıl yani?” diye de çekine çekine devam ettim sözüme.

  • Şeftalinin de bayramı mı olur?

Oturdu dayı bağdaş kurarak. Cebinden kemik saplı bir çakı çıkardı. Tepesine kadar gelen söğüt ağacından bir dal koparıp başladı çakısıyla kesip biçmeye.

  • Bak yiğenim. Bizim bu havarilerde şeftali çok güzel olur. Her sene Goperatif yarışma yapar, kimin yetiştirdiği şeftali en büyük diye. İşte buna biz “Şeftali Bayramı” deriz. Amma çok nazlıdır şeftalinin ağacı. İyi bakacan, bebek gibi ilgilenecen. Yemen’e giden körpecik asgerler gibi çabuk da sönerler ha! Bunu da gabullenecen.

Hâlâ zorlaya zorlaya şeftaliyi yemeye çalışıyorum, sanki ısırdığım her lokma gerisin geriye ağzımdan gelecek. Dayı anlamış olacak ki, elinde uğraştığı söğüt dalını ağzına götürerek bir üfledi ve “tamam bırak onu; al bak, sana düdük yaptım” dedi. Şeftali suyuyla yapış yapış olan elimle aldım düdüğü.

  • Düüüüüüüüüt…

Şu söğüt dalı gerçek bir düdük gibi ötüyordu. Dayı gülerek çakısını kapatırken anladı hâlimi. Şeftaliyi bitiremeyecektim.

  • Tamam yiğenim, zorlama. Bitiremen zaten, 2-3 kişi yiriz biz 1 şeftaliyi…

“2-3 kişi yiriz biz 1 şeftaliyi.”

Hayatım boyunca her şeftali görünce aklıma gelen sözdü bu. O dayı, yıllar olmuştu gitmişti âlem-i bekâya. Ama işte o ses yıllarca hep benim kulaklarımda çınladı durdu. O şeftali bahçelerini de, Şeftali Bayramı’nı da tarihe bir hatıra olarak not bırakıp gitmişti…

Aladağ köylüleri bir avuç toprağın peşinden koşup ancak boğazlarını doyuracak kadar mahsul almalarını doğal olarak kabullenmediler. Zaten nüfusun çoğalmasıyla birlikte yetmiyordu da bütün cömertliğine rağmen bu toprağın nimeti. Gönderdiler çocuklarını Gonya’ya; okuttular memur ettiler, mühendis ettiler, öğretmen ettiler. Sanata verdiler; oto tamircisi ettiler, inşaat ustası ettiler, esnaf ettiler… Bu arada kendisine verilen tohumu fazlasıyla sahibine veren toprakların büyük bölümü de yalnızlığa terk edildi; yıllarca sürecek mecburî uzun bir “nadas”a bırakıldı.

Yıllaaar, yıllar geçti…

İkibinli yıllara gelindiğinde Artık Aladağ’ın 10-20 katı fazlası Aladağlı yaşıyordu Gonya’da. Hasret bu, sılâ-i rahîm bu, özlem bu, toprağına olan aşk bu. Aladağlılar mesleklerinden elde ettikleri imkânlar ölçüsünde yaptırdıkları evleriyle yazları dönüyorlardı köylerine, yaylalarına. “Yazlık Aladağlılar” idi onlar.

Ziraat çeşitlenmiş, bilim ilerlemiş;  bir kökten daha fazla ürün alınır olmuştu. Yazlık Aladağlılar modern dünyayı tanımış, “aşı” denen ziraat mucizesini öğrenmişti. Hele artık yerden su çıkarmak için “dalgıç pompa”ların da insanlığın hizmetine sunulmasıyla her şey tamam olmuştu… Zaten, gaz lambasında hattâ “idare” ışığında gençliklerini yaşayıp da Gonya’ya göçmeyen Aladağlılar da düz damlarındaki ağaç takozlara çakılı uydu antenleriyle “modern dünya”nın nimetlerini çoktan öğrenmişlerdi bile.

Ektiler tekrar şeftali ağaçlarını asker içtiması gibi sıra sıra; hem Aladağlılar, hem yazlıkçılar. Diktiler aşılı kiraz ağaçlarını yaylaların serin yellerine damlama sulama sistemleriyle. Elmayı da unutmadılar; bodur ağaçlardan onlarca kilo elma alabilmek için genellikle “Arjantin” ekolünü tercih ettiler…

Aladağ’da şimdi Yerköprü’deki dayının şeftalisi kadar olmasa da kocaman şeftaliler yetişiyor, ama tadı aynı tat. Elmalar çıkıyor, taş gibi sert ve sulu; Arjantin’i, Altın Çekirdek’i, Starking’i ve Golden’iyle. Kiraz derseniz, iri iri; hani o sultanlara hediye olarak gönderilen, şimdilerde İngiliz sarayının özel olarak ısmarladığı sert cinsinden.

Aladağlı artık eskiden olduğu gibi sattığı bir avuç ürünü ile ancak çay, şeker, tütün, fistanlık kumaş almıyor. Evini yeniliyor, Gonya’dan arsa alıyor, araba alıyor; göğsünü gere gere alnının akıyla, bileğinin emeğiyle kazandığı parasını harcıyor.

Evet, Aladağ Şeftalisi geri döndü, hem de sadece yemek için değil satılarak para kazanmak için. Elma da geldi yanında, çeşit çeşit hem de. Hele kiraz; o bir geldi pir geldi. Olunca toplamaya bile gerek yok, dalındayken sat elini öpene.

Güzel, çok güzel bunlar bizim Aladağ’ımız için, o fedakâr hemşerilerimiz için. Peki, pekiii?

Benim “Aladağ Üzüm”üm nerede? Hani o pazarda övülerek narası atılan Aladağ Üzümü. Hani o ipincecik kabuğu, tadı ve kendine has kokusuyla… Benim “ekşigara”m nerede? O kocaman tanesi, ısırınca “kıtırt” eden sesi ve hele hele o kan yapan özelliği ile. Tabi bunlar olmayınca pekmezim de yok. O mis gibi kokan rayihası ve ağızları yakan tadıyla…

Bekliyoruz, üzümümüzü, pekmeziyle birlikte. Tabi bu arada cevizimizi de istiyoruz o yağlı ve kokulu lezzetiyle. Hadi Aladağlı hemşerilerimiz, isteyince başaramayacağınız iş yok sizin, Yüce Allah emeğinizi kutlu, mahsulünüzü bereketli kılsın…

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.