Hıdırellez; Anadolu, Balkanlar, Kırım, Irak ve Suriye’de meskûn Batı Türklerinin topluca katıldığı, kutladığı, birtakım töreleri yerine getirdiği bir bahar bayramıdır. Çok eski devirlerden kültürel bir miras olarak günümüze kadar ulaşan bu bayram, hâlen kullandığımız Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs, eski Rumi (Jülyen) takvimine göre 23 Nisan günü kutlanmaktadır.
Türk halkının kabulüne göre iki kardeş veya arkadaş nebi olan Hızır (Hıdır) ile İlyas (İllez)’in birleştirilmiş isimleri olan Hıdırellez kelimesi Konya ve çevresinde “Hıdırellez, Hıdrellez, Hıdrillez, Hıdırillez” şeklinde söylenmektedir.
Hıdırellez kutlamalarının kökeni İslâm öncesi eski Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu yaz bayramlarına dayanmaktadır. Tabiatın adeta yeniden dirilmesi demek olan baharın ve yazın gelişi, ilk çağlarda dünyanın her tarafındaki insanların hayatında önemli bir olaydı. Bu olayın birtakım tabiatüstü güçlerle temsil edilmesi ve bunların şerefine ayinler düzenlenmesi evrensel bir hadisedir. Nitekim eski Orta Asya’daki Türk boylarında da benzer ayinlerin yapıldığı bilinmektedir. Bu ayinler Yakutlarda nisan, Tunguzlarda mayıs, diğer bazı boylarda mart ayında icra ediliyor ve büyük merasimlerle kutlanıyordu.
Bu ayinlerin en eskilerinden biri MÖ 3000’in sonlarında Mezopotamya’nın Ur şehrinde, kış mevsiminin sonunda, Mezopotamya ovasını sulayarak etrafını yeşilliğe boğan Fırat ve Dicle’nin canlandırıcı gücünü temsil eden Tammuz adına yapılıyordu. Dumuzi diye de bilinen bu tanrının adına baharın gelişiyle yeniden canlanışı ve etrafına bolluk, bereket saçışını kutlamak için törenler düzenleniyordu. Tammuz kültünün, İbraniler kanalıyla Suriye ve Mısır üzerinden eski Yunanistan’a ve Anadolu’ya geçtiği bilinmektedir.
Türk milletinin, İslamiyet öncesi kültürel zenginliklerini İslamiyet’le asgari düzeyde kendince bağdaştırıp yeniden tevil ettiği bir vakıadır. Bu geleneğin ismi, bu yorumlamanın en önemli delilidir. Halkın ısrarlı savunmasına rağmen İslâm dininin temel iki kaynağı Kur’an ve hadislerde Hıdırelleze dair bir bilgi yoktur. Hatta bu günün dört gözle beklenen kutsal kişisi Hızır’ın ismi de Kuran’da açıkça belirtilmemiştir. Kuran’da Kehf suresinin 60 ila 82. ayetlerinde Hz. Musa ile bir kıssasına yer verilen zat çoğu müfessirlerce Hızır olarak kabul edilegelmiştir.
Bazı din bilginlerine göre (“Yeşil renkli, yeşillik, yeşertmek, gövermek, yeşermiş yer, çayırlık” anlamına gelen) Hızır’ın adı Elyesa’dır ve soyca Hz. Nuh’un oğlu Sam’a dayanır. Bazı din bilginlerine göre Hızır, Hz. İbrahim’in dördüncü kuşaktan evladıdır. Bazı din bilginlerince Hızır ve İlyas kardeştirler. İslâm bilginlerinin çoğu Hızır’ın peygamberliğinde birleşirler. Ancak veli olduğunu iddia edenler de vardır. Hızır konusunda en çok ihtilaf edilen cihet Hızır’ın hayatı keyfiyetidir. Din bilginlerinin çoğu, özellikle keşif sahipleri, Hızır’ın hayatta olduğunu ve zaman zaman görüldüğünü kabul etmişlerdir. Pek çok tasavvuf büyüğünün Hızır’la görüştüğü rivayeti yaygındır. Bazı din bilginleri ise Hızır’ın öldüğüne inanmışlardır. Sözün kısası, Türk insanı Hıdırellez geleneğine kendi dininden bir mesnet oluştururken dinin medrese yorumundan çok tekke yorumuna yaslanmıştır. Bu kabulde tekke çevresinin halkla iç içeliği, yanı sıra hoşgörü sınırlarının enginliği, kuşkusuz, en büyük etken olmalıdır.
Türklerin en eski dini, Şamanizm adıyla yaygınlaşmış Gök Tanrı dinidir. Bu dinin sistematiği içerisinde Türklerin inandıkları bir yardımcı ruh vardır. Bu yardımcı ruh “boz atlı yol iyesi”dir. Bu yardımcı ruh zaman zaman biçim değiştirerek (halk bilimi çalışmalarında “don değiştirme”) karşımıza çıkar. Bu yardımcı ruhun biçim değiştirerek karşımıza çıktığı örneklerden bir tanesi “Bozkurt Destanı”dır. Bu destana göre, Türklerin bir savaş sırasında bir erkek çocuk dışında tamamı öldürülür. O çocuğun da ellerini ayaklarını kesip, nasılsa ölür diye bir bataklığa atarlar. Bir dişi bozkurt gelir ve bu çocuğu alıp dağlara kaçırır. Besler, büyütür, onunla evlenir, ondan çocukları olur. Çoğalınca da mağaradan çıkıp eski yurtlarına dönerler. Dişi kurtla ilgili bu mitolojinin 500-600 yıl sonra İslâmî geçişe paralel olarak biraz daha değişmiş ve daha akılcılaşmış, mitolojik unsurlarından biraz daha arınmış bir şekli karşımıza Ergenekon Destanı olarak çıkar. Ergenekon Destanı’nda da Türkler girdikleri büyük bir savaşın sonunda iki aile dışında haricindekiler kılıçtan geçirilirler. Bu iki aile Ergenekon denilen yere sığınır. Orada çoğalırlar. 400 yıl sonra yurtlarına tekrar dönerler. Bu gün 21 Marttır ve Nevruz bayramının mesnedidir.
Oğuz Kağan destanında da, Oğuz Kağan, düşmanlarıyla mücadele ederken yönünü kaybeder. Çaresiz geriye dönmek üzereyken boz yeleli, boz bir erkek kurt karşısına çıkar. Oğuz Kağan onu takip ederek düşmanlarını bulur, onları yener ve ülkesine döner. Buradaki boz kurt, elleri ayaklan kesilen bir çocuğu mağaraya götürüp besleyen, büyüten, Türklerin yok olmamasını sağlayan bu motiflerin tamamı, Türklerin inanış sisteminde yeri olan “boz atlı yol iyesi” diye de nitelendirilen yol iyesi kavramına dayanır. Boz atlı yol iyesi, İslâmî dönemde, biçim değiştirerek karşımıza Hızır olarak çıkar. Hızır’a çoğu zaman “Boz atlı Hızır” denmesi bundandır.
Âşık Garip hikâyesinde Halep’teki Âşık Garip’in, Tiflis’te başka birine verilecek sevgilisi Şahsenem’i kurtarmak için önünde bir günü vardır. O günkü şartlarda Halep’ten Tiflis’e üç beş aydan önce ulaşmaya imkân yoktur. Bu dar anında Âşık Garip hemen yanı başında boz atlı bir ihtiyar bulur. İhtiyar: “Bin atımın terkisine” der. Âşık Garip atın terkisine biner. “Kapat gözlerini” emrine uyan Âşık Garip gözlerini açtığında Tiflis’tedir.
Oğuz Kağan’a yol gösteren, Âşık Garip’i Tiflis’e ulaştıran boz atlı Hızır arasında işlev bakımından, yapılan iş bakımından, mantık dokusu açısından hiçbir fark yoktur. İkisini de bu dar anlarında Türk yok olmasın, diye, kurtarır. Dolayısıyla işlev aynıdır.
“Kul bunalmayınca Hızır yetişmez.”, “Hızır gibi yetişti.”, “Hızır mısın mübarek!”, “Hızır uğramış.”, “Hızır eli değmiş.” gibi atasözü ve deyimlerimiz de bu işlevin dilimizdeki yansımalarıdır.
Konya’daki bazı Hıdırellez inanış ve uygulamaları
İşte o zamandan bu yana Hızır ile İlyas, inanışa göre karada ve denizde başları sıkışan, darda kalan Müslümanların yardımına koşar, onlara sağlık, neşe ve bolluk getirirlermiş. Yılda bir kere (6 Mayıs günü) deniz kıyısında bir yerde buluşan Hızır ve İlyas, kendilerinin buluşmasını şenliklerle karşılayan halka sağlık, neşe ve bolluk dağıtırlarmış.
Bir başka efsaneye göre ise; hayat suyundan içen İlyas ölümsüzleşmiş ve o gün bu gün Hızır İlyas adını alan İlyas peygamber elinde çiçeklerle bezenmiş gül dalından asası, sırtında yemyeşil cübbesi, başında yeşil sarığıyla bütün dünyayı dolaşır durur, her gezdiği, her bastığı yere yeşillik, bereket ve bolluk getirirmiş. İşte bu yüzden onun gelişi ve getirdikleri (6 Mayıs günü) Meram, Dere (Kızlar Kayası), Havzan, Ateşbazı Türbesi çevresi, demiryolu kenarları gibi bağlık bahçelik ve kırlık alanlarda şenliklerle kutlanır.
Sabahleyin dua edilmesi, dilek ve temennilerde bulunulması, toplu olarak ailece yemek yenilmesi, Kuran kıraati, sabah namazından sonra kabir ziyareti yapılması gereken âdetler olarak görülmektedir.
Kadınlar ellerine ve ayaklarına kına yakarak Hıdırellezi karşılarlar.
Hıdırellez günü evler ilaçlanmaz. Nasip süpürülür inancı ile evler süpürülmez.
Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya genç kızların başları üzerinde Hıdırellez günü kullanılmamış yeni kilit açılır.
Hıdırellez günü, açların doyurulması, dargınların barıştırılması, üzüntülü olanların sevindirilmesine çalışılır.
Hıdırellez’de içki içilmez, kumar oynanmaz.
Yoğurt çalınır. Ancak maya kullanılmaz. Yoğurdun tutması hâlinde eve Hızır’ın uğradığına inanılır (Konya-Sarıcalar köyünde Hıdırellez günü kaynatılan sütün, gümüş yüzük veya ziynet eşyası ile mayasız yoğurt tutacağına inanılmaktadır).
Evin ve ambarın pencere ve kapıları kapatılmaz. Hızır gelir de buralara elini bir dokunursa bütün bir yıl evde hiç kıtlık olmaz.
Bu tarihe kadar havalar ne kadar ısınırsa ısınsın evlerde sobalar sökülmez, bahar temizliği yapılmaz.
Konyalı kadınlar, Hıdırellezden birkaç gün önce komşularıyla bir araya gelerek Hıdırellez günü birlikte yiyecekleri yemekleri ve kimlerin hangi yemekleri pişireceklerini kararlaştırırlar.
Konya’nın çoğu yöresinde Hıdırellez eğlentilerinde çocuklara kuru soğan kabuğu ve renkli grafon kâğıtlarına sarılarak haşlanan rengârenk yumurtalar verilir (Aynı âdet Hıristiyanlarda da Paskalya gününde mevcuttur).
Konya kırsalındaki çiftçiler, baharlık ekeceklerini ekmek için Hıdırellezi beklerler. Bu ekimler Hıdırellezden önce yapılırsa ürüne bir afet dokunurmuş. Mesela Hıdırellezden önce ekilen nohudu mutlaka ülker (yıldız) çalar, sonuçta ürün tane vermezmiş (Kadınhanı-Başkuyu).
Konya yöresinde (Sarıcalar’da), Hıdırellez günü dam altında, kapalı yerlerde durmak, hatta bu günde uyumak, nasipsizliğe, hastalıklara bir davetiye çıkarmaktır. Hızır’ın bu ziyaret gününde mutlaka açık alanlarda kalınmalı ki bu zatla daha kolay karşılaşılsın. Şayet hastalık gibi sebeplerle zorunlu olarak evde kalınması gerekiyorsa uyunmamaya çalışılmalıdır.
Konya’da kocaya gitmesi geciken kızlar, Dere’deki Kızlar Kayası gibi yüksek alanlara çıkıp bir an önce evlenebilmek amacıyla dilek tutup, Hızır’dan medet umarlar.
Konya kırsalında hayvancılık yapanlar, sahip oldukları hayvanların da bereketlenmesi için bu günde Hıdırellez kuzusu kestirip fakirlerle birlikte yerler.
Çiftçiler de Hıdırellez günü tarlalarının başına giderek burada bol bol nafile ve kaza namazları kılarlar.
Hıdırellez, kuzuların da bayramı sayılır. Bu sebeple köylüler, evlerde bakılan kuzuları Hıdırellez günü köy dışındaki ağıllarda bulunan analarının yanına salıverirler. Bu günde koyunların sütü sağılmayarak hepsi kuzulara bırakılır.
“Var var yok yok”, Konya’nın Gökyurt (Gilisira) kasabasına has bir Hıdırellez âdetidir. Yöreli anneler, Hıdırellez günü sabah erkenden kalkıp ellerine aldıkları iki tasla yeşil ekin tarlalarına doğru yola çıkarlar. Tarlaya varan kadınlar, buğday yaprakları üzerindeki ibaları (çiyleri) bu taslara akıtırlar. Eve döndüklerinde içinde iba bulunan taslara sağdıkları sütle mayasız yoğurt çalarlar. Sonra da çaldıkları yoğurdun durumuna göre yılın bereket yılı mı, kıtlık yılı mı olacağına dair tahmin yürütürler. Şayet var var kabında yoğurt tutup, yok yok kabında tutmamışsa yılın bereketli, tersi durumda da yılın kıtlık yılı olacağını yorarlar.
Hıdırellezde salıncakta sallanmayanın o yıl çeşitli rahatsızlıklarla karşılaşabileceğine inanılır. Salıncakta sallanma bir bakıma ateş üzerinden atlama şeklinde o yıl için sağlık ve sıhhat dileği geleneği ile aynıdır. Hastalıkların, dertlerin sallanma sırasında döküleceğine inanılır.
Hıdırellez günü çamaşır yıkanmaz. Yünlü giyecekler güneşe çıkarılır.
Hıdırellez günü akşama kadar un kabına veya hamur tahtasına el sürülmez (un elenmez, ekmek yapılmaz).
Yeşil ot, dal veya çimen koparılmaz, çiçek toplanmaz.
Bağ, bahçe ve tarlalarda çalışılmaz, eve kuru çalı çırpı götürülmez.
Hıdırellez günü yağmurlu geçerse, buna “Hızır’ın el basması” denilir ve o yılın bereketli geçeceğine inanılır.
Hıdırellezin on beş gün öncesindeki ve Konya-Sarıcalar halkınca “baskala (Paskalya)”, Konya-Kadınhanı-Başkuyulularca “cavırın beddemi (gâvurun kötü günü)” gününde ev işi yapmak çok sakıncalıymış. Sarıcalarlılara göre bu günde yapılan ekmek özsüz olur, kabarmazmış. Bu ekmekle tirit dahi olmazmış. Ev temizliğine kalkışılsa, evi, koca koca kurtlar kaplarmış. Bu günde banyo yapan kişinin vücudu al olurmuş.
Cumhuriyet Döneminde –ramazana denk geldiği yıllar hariç- seksenli yıllara kadar gelişi ve kutlamaları Konya basınında haber konusu olan Hıdırellez, günümüzde eski canlığını ve kitlesellik özelliğini kaybederek henüz bağını bahçesini koruyabilen bir kısım Konyalı kadınlarca yaşatılmaya çalışılmaktadır.
BİBLİYOGRAFYA:
dilekler ne zaman yazılır ne zaman denize atılır