“Bana devletini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim”
Devlet, herkes için aynı gerekçeyle önemli olmayabilir. Kimileri için üzerine çöreklendiklerinde, kurulu mekanizma üzerinden güç, imkân makam mevki devşirecekleri hazırlanmış bir aygıt, kimileri için yalnızca olmak istedikleri kişi olabilmelerini sağlayacak, uğruna bedel ödedikleri toplum çapındaki evleridir.
Bir doktor açısından devletin önemi onun “insan” ile olan alakası yönü iledir. Bizim ilgi sebebimiz bu cihetledir yazılarımızın da ana teması mevzuun bu -insan- yönü olacaktır. Biz doktoruz, sağlığı “antibiyotik tabletleri”n de aramayacaksak eğer insan ve insanlık adına iyi güzel ve doğruyu aramak ve peşine gitmek zorundayız.
Devleti halka karşı örgütlenmesini tamamlamış siyasal bir çete olmaktan ayıracak vasıflar vardır. Öyle içerden yahut dışardan bir takım güç odakları ile yapılmış anlaşmalarla, ayak oyunları ile oluşturduğun güce yaslanarak siyasal iktidarı ele geçirdin diye devlet olunmaz.
Birçok devlet tanımları olduğu muhakkak olmakla beraber öne çıkan hususlardan hareket edecek olursak, “saf insan amacının yüce aracı olarak”, “belli bir ahlak ve hukuk” etrafında, “birlikte yaşamayı mümkün kılacak şekilde” belirli bir “egemenlik anlayışı” etrafında, “toplum sözleşmesinin sonucu olarak” ortaya çıkan “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır” şeklinde bir tanımla karşılaşırız.
Parametrelere dikkat edecek olursak; saf -ideal- insan amacı güdecek, kendine has bir ahlak ve hukuku olacak, toplumun tamamını kapsayan birlikte yaşamayı mümkün kılacak bir sözleşme olacak ve belirli bir egemenlik anlayışına sahip olacak vesaire…
ESKİ TÜRKİYE
Her devletin dolayısı ile her anayasanın belirli bir hayat tarzını hedefleyen o hayat tarzının insanını yetiştirmeye oluşturmaya yönelik bir siyasal egemenlik alanı olduğunu söyleyebiliriz. Doğru bir hayat tarzını telkin ve teklif edip etmediği ayrı mesele ama böyle bir telkin ve teklif üzerinde olması asgari şarttır.
Türkiye’nin ne olduğu ile alakalı gazeteci mevta uğur Mumcu’ya atfedilen şu ifade ise hadi eski Türkiye’nin diyelim ne olduğunu yahut ne olmadığını gösteren en mühim tespitlerden birisi olsa gerektir:
“Türk vatandaşı; İsviçre Medeni Kanununa göre evlenen, İtalyan Ceza Yasasına göre cezalandırılan, Alman Ceza Mahkemeleri Usulü Yasasına göre yargılanan, Fransız İdare Hukukuna göre idare edilen ve İslam Hukukuna göre gömülen kişidir.”
Bir ironi gibi duran bu ifade, neden bir “şey” olamadığımızı ve mevcut kafa karışıklıklarımızın nedenini göstermenin yanında muhatabı olduğumuz rezaletin en beliğ ifadesi olsa gerektir.
“Türkiye de milli bir muhalefet yok” diyebilme cesaretini kuşanabilmiş o feraseti yakalayabilmiş CHP’li Savcı Sayan’a “Türkiye’nin üzerinde mutabakata vardığı bir “Millî” tanımı var mı ki?” diye sormak gerekse de işimiz o değil, Türkiye’nin, hadi Eski Türkiye’nin diyelim bir “Millî”lik derdi olmuş mu ki bu güne dek… Bir takım çevreler tarafından İslam’dan ayrı olmak üzere bir takım Millilik tanımları yapılmaya çalışılmış ise de bu güne kadar azılı bir saçmalığın, İslâm’dan başka bir şey olabilmeyi sağlama çabalarının dışına çıkan lakırdılar olmaktan öte bir şeyler söylenememiştir. Bırakın devlet politikası olmayı…
Eski Türkiye’nin bir ideal insan tanımı var mıdır, bir ahlak sistemi, kendine has diyelim, bir hukuk sistem var mıdır? Halk tarafından kabul görmüş bir “milli” tanımının yapılamamış olmasının sebepleri neler olabilir?
Bunların hepsi birbirleri ile bağlantılı hususlardır. İdeal insan tanımı olmadan bir ahlak sistemi bir ahlak sistemi olmadan da bir hukuk sistemi zaten olamaz. Hukuk sisteminin olmadığı yer de zaten devletten değil siyasal bir çeteden bahsedilebilir.
İslam’dan başka bir şey olmak istemiş, İslâm olmasında ne olursa olsun demiş ama ne olacağını bilememiş eski Türkiye’nin sonu ve yeni ve gerçek bir şey olmayı murad edinmiş Yeni Türkiye’nin eşiğindeyiz.
YENİ TÜRKİYE
Yeni Türkiye gerçekten, eski Türkiye olmayacağım demenin dışında ne olacağına karar vermiş bir Türkiye olmak zorundadır. “İslâm olmayacağım” demekle “Eski Türkiye” olmayacağım demek arasındaki fark bizce ihmal edilebilir bir farktır.
Ve bu mesele temel de politikacıların sorunu olmaktan öte bizzat Anadolu halkının sorunudur. Anadolu halkı kendi evinin sıcaklığını hissedeceği bir sistem inşası çabasını hayat memat meselesi olarak görmelidir.
Aksi halde Kemalist Batıcılık ile Liberal Demokrat Batıcılık arasında, kendi varlığı içerisinde Müslümanlara da -güya yer açmış- hayat hakkı, varlık imkânı tanımış olmanın dışında bir fark yoktur. Bu durum ise bizi Batı’nın bir parçası olmaktan öte bir noktaya taşımayacaktır. Yaşam tarzı olarak Batı’nın bir parçası olmak iflas etmiş bir felsefenin ortağı olmak manasına gelecektir.
Kendin olmak imkanını oluşturamadığın yerde bir büyük kütleye angaje olmak, köylü kurnazlığı içinde bir şey yaptım imajı oluşturabilecek bir cingözlük olsa da, Batı nasıl ki bugün Kemalistlere dirsek göstermişse yarında Batıcı değer yargıları içerisine gark olmuş Yeni Türkiye’ye de kullanamayacağını düşündüğü an diğerlerine yapmış olduğu gibi kullanılıp atılan sümük mendili muamelesi yapmakta tereddüt etmeyecektir.
Eski Türkiye savunucuları bir an önce ahmak ve yobazlar üzerinden oluşturdukları batıcı kafa konforlarının verdiği rehavetten kurtulmak, Eski Türkiye’nin “İslâm olmayacağım” saplantılı politikalarının fetret devri kabul ettiğimiz yüz yıllık süreden bu yana zihinlerinde oluşturduğu korkularla bir an önce yüzleşmek, ezberlerinden kurtulmak ve mevzuların özüne hakikatine vakıf olmak yoluna gitmelidirler…
Kokuşmuş çağa yeni bir medeniyet teklif etmek isteyen bir Türkiye’nin ise kendine has bir bütünlüğe kavuşmak zarureti vardır. Kendine has bütünlüğü olan bir medeniyet teklifi ise kendine has bir ideal insan tanımı onun ahlakı ve o ahlakın hukuku içerisinde kendine has bir egemenlik anlayışına haiz olmakla mümkündür.
İnsandan devlete giden yolda kendine has bütünlük arzeden bir anlayışa sahip olmak… İşte biz buna kabaca “Dünya Görüşü” diyoruz. Gerçek bir Büyük Doğu, ancak “Büyük Doğu” ideolojisi ile inşa edilebilir şeklindeki ifademizin bel kemiği olan husus…
Çocuklarının nasıl bir ahlaka, erdeme sahip olmasını istediğini düşün ve şu anda çocuklarının, çevrenin, eşinin dostunun nereye doğru akmakta olduklarına, ne olmaya doğru yöneldiklerine bak olan ve olması gereken arasındaki gün geçtikçe açılan uçurumu gör meselenin ciddiyetini kavraman kolaylaşır.
Yüz küsur yıldır zihninde oluşturulmaya çalışılan islamofobinin çitlerini kırmak zorundasın. Yeşilçam merkezli oluşturulmaya çalışılan Müslüman tipi sana yol gösteremez. Esasen sen yüz küsur yıllık İslâm karşıtı çevre içerisinde yetişmiş Müslümanlık iddiacılarının hali pürmelaline bakarak ta hüsrana ve ümitsizliğe düşmemelisin. Zira onlarda bir İslâm vasatında yetişmiş değiller ki, her birimiz sistemin arka sokaklarında yetişmiş mağdurlarız…
Yahu böyle adam mı olur, böyle Müslümanlık mı olur şeklindeki tabii-doğal eleştiri ve beklentileri dikkate al. İdeal olanı yetiştirebilecek şartların oluşmasına ne kadar da muhtacız.
Bu açıdan bakıldığında Kemalistlerde, Liberal-Demokrat çevrede yaşanmış olanlardan ders almak ve Kendi olabilmelerinin imkân yolunu aramak ve bu manada her şeyi ile yerli ve özgün bir teklif olan Başyücelik Başkanlık sistemini gündemlerine almak zorundadırlar…
BÜYÜK DOĞU İDEOLOJİSİ
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” şeklindeki bakış açısı, insan kimdir sorusunun cevabının eşliğinde insanı yaşatmak ne yapmakla yahut ne olmakla mümkün olabilir ki sorusunu da beraberinde getirir.
İnsanı derinliğine incelediğinde fert hakikatiyle, genişliğine incelediğinde toplum hakikatiyle karşılaşacağımız hakikati çerçevesinden devlet mevzusuna yönelmek, insan aile toplum ve toplumunda diğer toplumlarla olacak ilişkilerini böyle bir anlayış etrafında, ideal insan anlayışı etrafında tezatsız bir bütün halinde örgütlemek, düzenlemek…
Başyücelik Başkanlık sisteminin ideolojisi olan Büyük Doğu Fikriyatı, insanı, derinliğine ele alındığında fert hakikatiyle, genişliğine yani insan ilişkilerinin toplum çapındaki sarmalı halinde ele alındığında toplum hakikatiyle karşı karşıya kalacağımız şeklinde ele almakta Başyücelik Başkanlık sistemini bu gerçeğe binaen teklif etmektedir.
Bu açıdan bakıldığında ideal insan tanımını eşya ve hadiselerin şahitliği ve gerçekliği zemininde yapmış olan Büyük Doğu ideolojisi gerçek bir devlet inşa edebilmenin biricik manivelası, imkân zemini, ideal insana giden yolun inşacısı, o şartların koruyucusudur…
Devlet bu şartların hepsini “olması gerektiği” gibi tanzim etmeli, edebilmelidir. O şartların, ideal insanın var olabilmesini mümkün kılacak şartların cemiyet çapında teşekkülü ve devamı açısından bakıldığında yaşanmaya değer bir hayat için sürdürülebilir bir sistem olarak “devlet” bir zarurettir… Başyücelik Başkanlık sistemi o zarurete verilmiş cevaptır.
Temelde insana güvenen ve insanı var oluşan şekilde ele almak gerektiğini söyleyen Büyük Doğu dünya görüşünün Başyücelik Başkanlık sistemi bu yönü ile kendi disiplin şartları içerisinde gerçek insan hürriyetinin teminatı olduğu gibi, gerçek insanın var olabilmesi ve sürdürülebilir bir hayat yaşayabilmesinin de tek imkân yolu olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanın da ailenin de toplumun da…
Devletin ideal insan tanımı olmalı mı olmamalı mıdır?
Bu sorunun cevabı hem “evet olmalı” hem de “hayır olmamalıdır” şeklinde verilebilir. Niye? İnsan aklı tecrübeyle birçok şey öğrenebilir ama olması gerekeni bulabilir mi? Bulduğunun olması gereken olup olmadığını neye göre bilecek, birilerinin “tecrübe” ile bulduklarını söyledikleri “doğrularını” takip edecekler ve ne zaman nereye toslarlarsa o toslamalardan sonra başka doğrular peşinde koşacaklar al sana yeni bir serüven daha? Ve böylece akıp gidecek hayat, ıskalanmış hayatlar…
Bugün uğruna hayatlarımızı verdiğimiz değerlerin yarınlarda gözlerimizin önünde anlamsızlaşıp durduğu birer hakikat iken… Kabaca baktığımızda Peygamberlerden başka kimin böyle bir tanım yapmaya hakkı olabilir?
Büyük Doğu ideolojisi, insandan kasıt hazreti peygamber olmak üzere, insan merkezli bir dünya görüşü, Başyücelik ise bu dünya görüşünün, dolayısı ile murad ettiği ideal insanın, hazreti peygambere layık insanın, hayat bulmasını sağlamak üzere tasarlanmış bir sistemdir…
Yeni Türkiye hayaline can verecek “Remz Şahsiyet”, “Sembol Model” kim olacaktır? Mesele budur. Zira sistemi o merkezine alacağı kişiyi doğuracak şekilde, o merkez kişinin oluşması için gerekli şartları dikkate alarak, o merkez kişini ihtiyaçlarını dikkate alarak inşa edecektir.
Yeni Türkiye’nin bu yol ayrımı şartlarında karar vermesi gereken temel hususların başında fevri dönmüş Batı insanını doğurmuş liberal demokrasiyi mi, merkezine “hazreti peygamberi” almış Başyücelik idealini mi tercih edeceği meselesi gelmektedir.
Devletinin yuva, yuvasının devlet olmasını isteyen Anadolu çocuğu için “kökü mazide olan ati” biberal demokrasi mi yoksa Başyücelik Başkanlık sistemi midir?
Devam edecek…