2011 yılından bu yana Türkiye’ye sığınan kimilerine göre mülteci kimilerine göre sığınmacı kimilerine göre muhacir kimilerine göre ise katil, eşkıya, hırsız, vatan haini olan Suriye vatandaşlarının Türkiye’ye entegrasyon sağlayamamaların en büyük nedeni statülerinin belirlenmemiş olmasındandır.
1951 yılında Cenevre sözleşmesine tabi olan Türkiye, Avrupa dışından gelip iltica talep edenlere “mülteci” statüsü tanımamakta; Avrupa dışından gelenlere “geçici sığınma” koruması sağlamaktadır.
AB’nin Kosova savaşında çıkardığı “geçici koruma’’ya tabi olan gayri resmi rakamlara göre sayıları 1 milyonu bulan Suriye uyruklu vatandaşların statü olarak mülteci konumda olmalarına rağmen “geçici korumaya” tabi tutulmaları, -göçmen- statüsü ile muamelelere tabi tutulmamaları birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Suriyeli mültecilerin -göçmen statüsünde- muameleye tabi tutulmamaları AB’nin -göçmen- kabul etmemesi ve göçmenlere yönelik hukuki -giriş- tedbirleri almasından ileri gelmektedir. Uluslararası hukuka tabi olan Türkiye’nin AB’nce alınan kanunlara göre dizayn ettiği iç kanunlar Türkiye’deki -Mülteciler- sorununu gündeme taşımıştır. Bu konuyla alakalı “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” adı altında, AB’den bağımsız yapılacak bir düzenleme ile Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle henüz daha da beter hale gelmeyen Suriyeli mültecilerin entegrasyon sorununda toplumsal uzlaşmayı sağlamakla beraber -Suriyeli mültecilerin- Batı tarafından Türkiye’ye yönelik bir siyasi baskı aracı olarak kullanılmasının da önüne geçecektir.
2012 yılında ABD Washington’da yapılan Türkiye’nin Dışişleri bünyesinde temsil edildiği -Ortadoğu ve Suriye- konulu bir toplantıda Türkiye, ABD’yi Suriye uyruklu mülteciler konusunda verdiği sözleri yerine getirmemekle suçlayıp, bu hususta yaşanan dar ekonomik boğazın tehlikeli sonuçlarına dikkat çekip ağır bir külfetin altına girildiği konusunda uyarmıştı. ABD bu sözler üzerine Türkiye’nin, Kuzey Irak’la yapmış olduğu petrol ticaretine dikkat çekmiş bu ticaretin bir an önce durdurulmasını istemişti. Türkiye, verilen sözlerin yerine getirilmemesi üzerine siyasi bir hamle yaparak yüzünü AB birliğinden Şangay 5’lisine çevirdi. O dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e AB yerine ŞİÖ’ye katılabileceklerini söylemişti.
AB’nin Suriyeli mülteciler konusunda dayattığı siyasi düzenlemelere yönelik verilen bu tepkinin Dış Politika’da meydana getirdiği değişiklik o dönemlerde yanlış algılanmış, Suriye üzerinden Ortadoğu’da çıkarlara göre şekillenen politik hamlelerin taraflar arasındaki kıyasıya mücadele sebebi olduğu anlaşılmamıştı.
AB ülkesi olan İtalya’da yaşanan mülteci sorunlarında da görüleceği üzere kendini bir “Medeniyet Projesi” olarak dayatan birliğin, göçmenler hususunda henüz var olan yönetmeliklerle çözüm üretemediği, benzer yöneltmeliklerle Türkiye’yi de bu sorunlarla boğuşur halde bırakmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.
Romanya’nın AB’liği üyeliği sonrasında İtalya’ya giden Çingeneler ve mevsimlik işçi olarak İtalya’ya gelen Afrikalılar 2009 yılında Ocak ayı başlarında Rosarno Bölgesi’nde tıpkı Gaziantep’te olduğu gibi şiddet olayları yaşanmasına sebep olmuştu. 2 Afrikalı göçmenin Rosarno halkı tarafından saldırıya uğramasının ardından İtalya’da yaşanan protesto gösterileri sonucunda 31 göçmen, 19 polis, 17 İtalyan vatandaşı yaralanmıştı. Bütün bunların sebebi ise İtalya’nın göçmenlerle ilgili doğru bir politika üretememiş olmasıydı.
Ortadoğu gibi Suriye üzerinden değişim yaşayacak olan bütün yapay devletlerin yer aldığı -siyasi cadı kazanında- Suriye Mültecileri konusu, başka ülkelerin çıkarlarına hizmet eden ve Türkiye’nin değişimi içinde görev biçilerek, dışarıdan dayatılan politik bir zorunluluk hamlesi olarak Batı eliyle şekillendirilmekten, 2.Abdülhamit’in Kafkasya ve Rumeli’den getirilen göçmenlere tabi tuttuğu doğru politika ile çıkarılabilinir. Bu aynı zamanda legal veya illegal yollarla gelen göçmenlerin entegrasyon sorunlarını çözmek ve alınacak önlemlerle göçmenlerin insani haklarına saygı gösterilmesi bakımından en doğru çözüm şekli olacaktır. Bu çözüm, Türkiye’nin Suriyeli Mülteciler konusunda BM nezdinde herhangi bir dayatma ile AB tarafından politik olarak zorlamaya tabi tutamayacağı siyasi gelişmelerin önünü açacaktır. Böylelikle mültecilerle ilgili yapılacak düzenleme ile Batı’nın Suriye üzerinden değiştirmeye çalıştığı Ortadoğu coğrafyasında Türkiye daha güçlü siyasi hamlelerde bulunabilecek, Ortadoğu’da yer alan Mezopotamya zeminini de Anadolu gibi başkanlık sistemine hazır hale getirecektir. Entegrasyonda, kültürlerin kaynaşması için doğru politik çözüm “Doğu halklarının” sahip olduğu medeniyetin gösterilmesine de bir imkân sağlamış olacaktır.
Bugün Avrupa Birliği üyeleri bile göçmenlerle ilgili ortak bir politika belirleyemediği için kendi düşüncelerine ve ulusal yapılarına göre ülke bazında kendince çalışmalarla sorunu çözmek yolunu seçmişlerdir. Farklı bir kültür ve millet yapısı olan Türkiye’nin batı dayatması ile mültecilere statü belirlemesi de şu durumda kabul edilemez. Avrupa’nın bu konuyla ilgili yanlış politikalarının sonucunu en son Hamburg olaylarında hepimiz gözlemlemiştik.
Türkiye’nin bu tür -mülteci- sorunları ile baş edebilmesi ve bu durumu menfaat yönünde tersinden imkâna dönüştürebilmesi için fert-toplum ilişkisi etrafında, fertler demetinden müteşekkil toplumuna “şahsiyet”leri kazandırıcı tesir ve hamleleri kapsayacak, insanı derinliğine ve genişliğine ele alacak politik hamleler geliştirmelidir. Böylelikle -mülteci- de olsa fert-toplum münasebetini mayalandırabilir ve sosyal tezahürlerin yönünü tayin edebiliriz.
Sosyal şuur krizi yaşayan mültecilerin, sosyal münasebetlerinde devlet ve milletle “ahlaki birlikteliğe” doğru kıvrılması toplumsal ritim içinde kendi ile birlikte başkası ile kaim olma yolunu açacaktır. Böylelikle cemiyetçilik prensibi gereği bu minvalde uygulanacak politika, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi “İnsan kalabalıklarının maddi ve manevi yekun kıymeti ve toplum iradesi”ni gösterecek. Bunun görünmesi ise devleti oluşturacaktır. Bu yeni bir devlet demek olduğu gibi yeni bir anlayışla birlikte “ahlaki” değerlerin ön plana çıkarıldığı yeni bir “kültür” demektir.
2.Abdülhamit’in “Göçmen Politikasını” belirleyen en önemli etkenlerden biri, Avrupa Devletleri’nin Osmanlı içinde yaşayan Hristiyanlara müdahaleleri ve Rusya’nın izlediği Panslavist politika nedeniyle, “Panislamist” ya da “İttihad-ı İslam” fikrini hayata geçirmesi çalışmalarıydı.
Bugün Avrupa’nın da göçmen politikasını oluştururken Osmanlının 100 yıllık “Göçmen Politikasını” baz aldığını söylersek abartmış olmayız. Osmanlının 100 yıllık Göçmen Politikası bazı kriterlere dayanıyordu. AB’nin -göçmen politikasını- belirleyen en önemli unsur ekonomiktir. AB’nin, pazar politikasındaki en önemli ayak, insanların -malların- sermayenin serbest dolaşımı oluşturmaktadır. AB’ye göre göçmenlerin ülkelerini terk etmelerinin en büyük sebebi ekonomik küreselleşme ve ülkeler arasındaki ekonomik dengesizliktir. Bu sebeple iş gücü olarak gördüğü göçmenler için çıkarılan birçok yasa ile entegrasyonu sağlamaya çalışmıştır. İsveç’te 2 dil ve 2 kültür adı altında göçmenlerin kendi dilleri ile eğitim almalarını sağlamışlardır. Hollanda da uyum kursları açılarak topluma adaptasyon sağlanmaya çalışılmıştır. Devlet tarafından belli bir süre kampta tutulan göçmenlerin -vatandaşlık- alana kadar kampta iskan edilmesi, dil kursu ile birlikte tayin edilen alanda 10 yıl gibi çalışma mecburiyetinin getirilmesi, vatandaşlık hakkının verilmesi ile devlet tarafından ev tayini maaş bağlanması gibi yöntemlerle -göçmenlerin- Avrupa kültürü ile entegre edilmesi amacı güdülmüştür. Bugün bu yöntemlerle Avrupa’da iskân edilen göçmenlerin çocukları kendilerini Avrupa kültürüne nispet ederek potansiyel bir tehlike olmaktan çıkartılmışlardır.
Osmanlı da göçmenlerin göç etmek için haiz olmaları gereken şartlar devletin çıkarına olduğu gibi göçmenlerinde kendi çıkarlarını korumaya yönelik dizayn edilmiştir. Bugün BM’nin sürekli mültecileri bahane ederek yaptırım yoluyla siyasi müdahalelerde bulunması böylesi bir -göçmen politikasının- noksanlığındandır.
Bu şartlar, göç etmek isteyen göçmenlerin başvuru yapma şartı, başvuru yaptıktan sonra bu göçmenlerin istihdamına yönelik iskan alanlarının belirlenmesinden sonra göçlerine müsaade edilmesi, Kafkasya da özellikle Ermenilerle iç içe yaşayan bölgelerden göç edecek olanların belirlenecek bir komisyonla yerlerinde tespit edilerek alınması ve böylelikle kılık değiştirerek Ermenilerin Anadolu’ya sızma girişimlerinin önüne geçilmesi şartı, Osmanlıya geçen göçmenlerin peşinen Osmanlı tabiyesini kabul etmeleri ve Rus pasaportlarını imha ederek Rus tabiyesinden çıkmaları, göçmenlerin Osmanlının belirlediği alanlarda iskan edilmeyi kabul etmesi şartı, göç edeceklerin Müslüman olma şartı, Müslüman olmayanların ise durumlarının özel kararlara bağlanmasıdır. Belirtmiş olduğumuz bu kriterler Çerkez, Dağıstan ve Kafkaslardan gelen göçmenlere yöneliktir. Buradaki şevkatsel -göçmen politikası- göçümün bizzat sebebi de olmuştur. Tıpkı Avrupa’da tahsis edilen rahat yaşam koşulunun çekici olması sebebiyle Avrupa’ya göçün yoğun olması gibi.
Gayri resmi rakama göre sayıları 1 milyona ulaşan Suriye Mültecilerinin yakın zamanda diasporya olma yolunda ilerleyeceğini, Ürdün’deki en büyük mülteci kampı olan Zaatari kampının ülkenin dördüncü büyük şehrine dönüşmüş olması, Suriye uyruklu vatandaşlarımızın -geçici koruma – adı altında 2 yıllık veya 3 yıllık korumalara yönelik yönetmenliklerle veya AFAD gibi kurumlarla sorunlarının çözülemeyeceğini, yaşanan bir çok toplumsal soruna yönelik İçişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulacak bir komisyonun veya Mülteci-İrtica-Göçmen Bakanlığı adı altında açılacak ki böyle bir bakanlık Ortadoğu’da ki gelişmeler göz önünde bulunulduğunda bir zorunluluk haline gelmiştir, yapılacak kanuni çalışmalarla bu vatandaşlarımıza acilen kimlik verilmesi, yerel yönetimlerle beraber hareket edip iskan ve iş bulma konusunda yer gösterilmesi gerekmektedir. Savaş psikolojisi yüzünden evini barkını bırakıp gelmek zorunda olan veya yakınlarını kaybedenlerin yaşamış olduğu travma sebebiyle bütün Suriye uyruklu göçmenlerin rehabilite edilerek topluma kazandırılması, dil kursları ile birlikte Müslüman Anadolu halkının adet ve örflerine yönelik bilgilendirmenin yanı sıra hukuki durumlar konusunda eğitilmelilerdir. Bu aşamalardan geçmeyen hiçbir göçmenin büyük şehirlere göç etmesine izin verilmemeli böylelikle karşılaşacak sorunlar ve zarar görmeleri engellenmelidir.
2.Abdulhamit’in -göçmen politikasında da görüleceği üzere Türkiye’de beklide 76 milyondan yarısından fazlası mülteci konumda, Türkiye’ye yerleştirilmiş olup, bugün 76 milyonla hep beraber yürümektedir. Dün Suriye’den gelen 1 milyonun 76 milyonla beraber yürümesi ile birlikte koskoca Ortadoğu halklarının da 76 milyonla aynı hedefe doğru yürümeyeceğini doğru politika ile hareket edilmesi haline kim inkâr edebilir? Yukarda da ifade ettiğimiz gibi “şahsiyet” sahiplerinin toplum içinde bireyler üzerinde kaim olması “ahlaki topluluğu” ortaya çıkardığı gibi yeni DEVLET ve yepyeni bir “kültür” demektir. Ve cemiyetçilik davamız çerçevesinde genişliğine ve derinliğine doğru “insan keyfiyeti”nin temsilcisi fertler üzerinden doğru politik hareketlerle “organik şuur” ve “sosyal şuur” doğru toplumsal ritimleri ortaya koyacaktır.