Bu Kader, Peki Diğerleri?
12 yaşındaydı Kader, çocuktu. Ailesi rıza gösterdi evlendi. 13 yaşında anne oldu, ikinci çocuğu ölü doğdu, anne karnında seçti ölümü. Annesinin kaderini de belirledi bu ölümle. Kader 14 yaşına bile gelmeden kaderini aile rızasının belirlediği birçok küçük gelinden biri olarak bu dünyadan çekip gitti.
12 yaşında iken kendimi düşündüm birden, annelerimize özenerek oluşturduğumuz oyuncaktan ev düzenimizde küçük kadın rollerine bürünür, yemek yapar, ortalığı toplardık. Mısır püskülünden saç yaptığımız bebeklerimiz bir kenarda uyutup, misafirliğe gelen komşularımızla büyüklerimizden duyduğumuz sorunlar ya da konular üzerinde kendimizce sohbet ederdik.
Oyuncaklarımızdan oluşan dünyamızda her şey küçüktü. Kullandığımız eşyalar, onlara şekil veren ellerimiz, kullandığımız sözcükler de dahil her şey gerçek dünyanın minyatürü gibiydi. Bebeklerimiz de dahil her şeyimiz evcilik oyunlarımıza sığacak şekilde küçüktü.
Hayallerimiz köyün dışına çıkamayacak kadar yakınımızdaydı. Köyde yaşadıklarımız, duyduklarımız ve gördüklerimizden yola çıkarak hayallerimizi kurardık. Ailemizi üzen insanların canını acıtmak için polis, hiç iyileşmeyen yakınlarımızı iyileştirmek için hemşire, okula gidemeyenler olursa onları okutmak için öğretmen olmaktı hayallerimiz.
Düğüne gider, bembeyaz gelinlik giymiş gelinleri ve onların çeyizlerini görüp gelin olmak ister, sonra hayatın sorumluluğunun ağır geleceğini düşünüp gelin olma hayalimizi bir süre de olsa göremeyeceğiz bir yerlere atardık.
Çocuktuk, babamızın ilçe pazarından gelmesini sabırsızlıkla bekler, pazar çantasından çıkan bir meyve ile günümüzü gün ederdik, ayakkabılarımızın yenilenmesi için bayramı bekler, akşam ezanına kadar sokakta geçirdiğimiz her anı doyasıya yaşamak için eve gitmeyelim diye ayak direrdik.
Yaptığımız her şey hoş karşılanırdı, “çocuktur, yapar” “ küçücük çocuğa bu kadar iş yaptırılmaz” derdi büyüklerimiz bizi başkalarının olumsuz eleştiri ve sözlerinden korumak için.
Çocuktuk, koşarken kanayan dizimizi yıkar, ağrısına aldırmadan oynamaya devam ederdik, köye gelen karpuzcunun verdiği küçük kavunları taşa kırıp yerken ağzımızın yüzümüzün tozu umurumuzda olmazdı. Kavunun tadıydı umurumuzda olan ve çocuk olmanın ağzımızı yüzümüzü yapış yapış yapan doğallığının tadıydı bizi çocuk yapan.
Kader de çocuktu, bir gecede aile rızası ile gelin oldu. Gelinliğin üzerinde nasıl duracağını bile hayal edemeden giydi gelinliği.
Elleri küçüktü, dünyası küçüktü, hayalleri küçüktü ama sorumluluğu ve acıları tahmin bile edemeyeceğiz kadar büyüktü. Kader denilip geçildi bundan önceki küçük gelinlerin ölümüne. Kader’di, ailenin gelin olmasına izin verdiği bir çok küçük kızdan biri. Kaderiydi küçük gelinlerin büyümeden kadın olmaları, anne olmaları, eş olmaları ve sonra da birden bu hayattan yok olmaları.
Mısır püskülünden bebek yapamadan, minicik oyuncak bebeğini minicik ayaklarında sallayamadan aldı bebeğini kucağına. El yordamıyla ilk çocuğunu büyütmeye çalışırken, karnında taşıdığı ikincisine yeterince bakamadı belki de. Çocuk öldü, çocuğun kaderi anne karnında ölmekti. Çocuk Kader’in kaderi ise büyüyemeden anne olduğu yetişkinlerin dünyasında bir garip ölümle dünyadan gitmekti. Rıza gösterenlere selam olsun.
Kader gitti, geride kalan küçük gelinleri rıza göstermedikleri bir dünyada kaderleriyle baş başa bırakarak…