Okumadan Mı Anlatsak, Yazmadan Mı Saklasak..
Yazmak, düşündüklerimizi kağıt ve kalemle paylaşmak, paylaşamadığımız duygularımızı bir yere aktarma isteğinden geliyor. Konuşmak kolay, yazmak sabır istiyor. Kelimeler ağzımızdan kaçıp kurtulmak ister gibi hızla çıkıp giderken tam bunları yazmam gerekir dediğimizde düşüncelerimizin nutku tutuluyor.
Konuşmaya yardımcı olan beyin, yazarken umursamaz davranıyor. Kalem kağıtta tek nokta üzerinde kalakalıyor. Öğretmenin tek ayak üstünde beklettiği cezalı öğrenci gibi. Öğrencinin cezası zaman geçtikçe bitmeye yaklaşırken, kalemin sıkıntısı artarak çoğalıyor ve kağıda da zarar veriyor. Kalemin maddesi ya da kağıdın malzemesine göre iz kalıyor kağıtta. Ya içimize işleyen, kimse ile paylaşamadığımız sıkıntılar gibi tek noktada kalıyor ya da dağılıyor gidebildiği yere, bir başkasına anlattığımızda farklı ağızlarda dolaşan hikayelerimiz gibi. Kalem kadar kağıt da sorumlu bu dağınıklıktan, malzemesi iyi olmayınca, kalemin karşısında duramayınca dallanıp budaklanıyor kalemin aktardığı. Ben kalemi aynı noktada bekletirken, düşünceler kalem kadar sabırlı davranmayıp uçup gidiverirler aklımdan. Uçan sadece söz olmaz, yazıldığı halde okunmayınca cümleler de uçup gider. Söz yetersizliğinden, düşünceler ilgisizliğimizden dolayı uçup gider. İlgilendiklerimizin başında gelen yazmak, ilgilendiklerimizi yazdığımız metinde yazı olarak kalmaktan öteye geçmez. Geçicicilikten yazı ile kurtulmaya çalışan düşüncelerimiz, düşüncesizliğimiz, ihmalimiz, tembelliğimiz yüzünden kalakalırlar onları bıraktığımız yerlerde. Ya yastığa kafamızı koyduğumuzda gözümüzde, ya giden birinin özleminde, ya bir filmin seyrinde ya da konuşmanın egemenliğinde kalır gider.
Uyumadan önce düşünüp sabah yazarım dediğimizde, sağa sola dönmemizden başı dönen düşüncelerimiz başka birinin yanı başındaki kağıtta yer bulmuştur bile kendisine. Cümlelerimizi kağıdın üstünde düşündükçe heyecanlanırken, duyduğumuz bir melodi ile başka dünyalarda heyecan arayıp geriye döndüğümüzde nerede olduğumuzu, gitmeden en son neyi yazmak istediğimizi, hangi cümlenin öznesine uygun yüklem aradığımızı hatırlamayız bile. Hatırlamak için yazarız ama bazı yaşadıklarımızı yazmadan da hatırlarız. Her anlatışımızda hatıra olmaktan çıkıp yaşantımız haline getiririz onları. O kadar çok anlatır o kadar çok dinlettiririz ki söz uçmaz, yazı zaten hiç olmaz. Anlattığımız her kişide hem kendi hayatımıza hem de onların hafızasına kazıyarak yazarız duygularımızı, duyanlar işlerine gelirse akıllarının bir köşesine not alır anlatılanları ve tamam aklıma yazdım ben bunu der. Yazmak için, okumak için yeterince özen göstermeyen akıl, ayaküstü kendisine yazılanları da çok ciddiye almaz ve unutulacaklar listesinin başına yazar biz farkında olmadan.
Söz uçabildiği kadar uçar, yazı okunabildiği kadar bir yer bulur kendisine. Konuşmak kolay, dinlemek daha da kolay olur. Yazmak zor olunca okumak da zor olur. Zahmet isteyince, emek isteyince vermek gerekir. Yazı istediği zahmeti bulamayınca okumak için verilecek emek bir yerlere kaldırılır zamanı geldiğinde başka yere verilsin diye. Unutulur kalır bir yerde emek, verilmesi gerektiği günü bekleyerek. Konuşmak, dinlemek için sabırsızlanıp bekleyemeyenler, okumak için beklemeye gerek görmezler. Nasıl olsa birileri görmüştür kağıttaki harflerin toplamını ve nasıl olsa gördüğünü toptan ve özetle anlatmak için birilerini arayacaktır. Biri ötekine, öteki berikine derken yazı sözcüklere dökülür, sözcüklerin bu hızı ve gördüğü ilgi karşısında yazı alakasız yerlerde kendisi ile karşılaşanların ilgisini çeker. Demlenmiş çayın altına serilen kağıttaki harfler canı sıkılan birinin gözüne çarptığında hangi zamandan bile kaldığına bakılmadan ilgi görür. Gördüğü kadarından bir şey anlamayan okuyucu, çaydanlığın kağıtla sıcak muhabbetini bitirirken, okuduklarını sıcağı sıcağına anlatacağı birini aramaya koyulur. O kadar emek verilmiş okunmuştur ve anlatılmayı hak etmiştir.