Gazetemizin İmtiyaz Sahibi Ahmet Aka’nın, Salih Mirzabeyoğlu, onun davası, bu davanın mensupları hakkında Mirzabeyoğlu’nun dava arkadaşı Kerim Bozdağ ile yaptığı röportajı sizlere sunuyoruz. Bu röportajda Mirzabeyoğlu’nun kim olduğunu, hayatını neye adadığını, bugüne kadar neden hâlâ cezaevinde olduğunu, İbda mensuplarının kimliğini, hükümetin Mirzabeyoğlu için yapmak istediklerini ve daha nicelerini bulacaksınız.
Kerim Bozdağ, 1987 – 1999 yılları arasında faaliyet gösteren Konya İbda Kitabevi’nin sorumluluğunu üstlenmiş ve İbda camiasını temsil etmiş bir isim. Son günlerde Salih Mirzabeyoğlu’nun 28 Şubat darbecilerinin tertibiyle birlikte cezaevine atılıp işkence çekmesi hadisesi kamuoyunun dikkatini çekecek derecede dillendirilmeye başlanmıştır. En son Sayın Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’ın bir televizyon kanalında yaptığı söyleşide “Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan haksızlığın giderileceği ve Adalet Bakanlığı’na bu konuda çalışma yapmaları gerektiğinin hatırlatıldığı”nı söylemesi hükümetin konu üzerinde detayını bilmediğimiz bir çalışma içinde bulunduğunu göstermektedir. Biz gazetecilik görevimiz gereği artık her yerde konuşulan Salih Mirzabeyoğlu gerçeğini, onu tanıyan şahsiyetlerden birisi olarak değerlendirdiğimiz Sayın Kerim Bozdağ’dan dinleyelim dedik.
Kerim Bozdağ, Salih Mirzabeyoğlu tarafından “Onun gibi insanların bulunduğu her yer İbda’nın merkezidir” taltifine mahzar olmuş bir İbda bağlısıdır. Kendisi Konya’mızdan ayrılmak mecburiyetinde bırakıldığı yıllardan bugüne şehrimizle alakasını kesmemiştir. Bir Konya gazetesinde müstear isimle Konya halkına yaşadığımız günler ile alakalı fikirlerini sunmuştur. Gazetemizin yayın hayatına atılması ile birlikte yazar kadromuza katılmıştır.
Konya ile ilgili özel hatıraları çoktur. Şehrimizin büyüklerini yakinen tanımaktadır. Çünkü kendisi, uzaktan yakından onların sohbetlerinden pay alarak bu günlere geldiğimizi söylemektedir.
Gazetemiz sütunlarında Sayın Abdurahman Öksüz hocamız hakkında yıllar önce yazdığı bir yazıyı neşrederek onun Konya ve Konyalıya olan vefasına not düştük. İsimlerini saymaktan röportajın manası sebebiyle imtina ettiğimiz büyüklerimizin onda hiçbir zaman hatırdan çıkmayacak fedakârlıklarına şahit olduğunun izlenimini aldık.
Yaptığımız röportajı okuduğumuzda bir kısım soruların cevap bulacağını ümit ve temenni ediyor sizleri sorularımızı cevaplamak nezaketinde bulunan Sayın Kerim Bozdağ ile baş başa bırakıyoruz.
Salih Mirzabeyoğlu kimdir?
“Salih Mirzabeyoğlu kimdir?” sorusuna verilmesi gereken cevap, kısa bir sözle ifade edilecek kadar basit değildir. O, eserleri ve fikirleriyle ortadadır. Üstadın; “ben bir genç arıyorum gençlikte köprübaşı” dediği zamanlardan çok sonraları… Onu tanıyınca, “Çok şükür aradığım gencimi buldum” dediği, “tek kelimemin bile israf olmadığına inandığım bir tek sen varsın” dediği, “Bundan sonra siz benim arkamdan gelmeyeceksiniz ben sizin arkanızdan koşacağım” dediği insandır. “Geliyorlar, gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalpleri ceylan, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla” diyerek övdüğü, Akıncı, Ülkücü, o dönem şartları içerisinde, kendisine ben Müslüman’ım diyen herkesi etrafında halkalanmaya davet ettiği insandır… Ve bu gün genel manada Necip Fazılın fikirlerinin takipçisi bir mütefekkir olmasının yanında özellikle Necip Fazılın bir yönetim modeli olarak sistemleştirip Müslümanlara hediye ettiği Başyücelik devlet sistemi, yönetim modelinin takipçisi olmasıyla dikkatleri üzerine çeken bir mütefekkir olarak karşımızda durmaktadır.
Tarihin geçmiş zamanlarından bugüne kalan kahramanları bugün incelediğimizde, o kahramanların yaşadıkları devirde yalnız bırakıldıklarını görürüz. Konya’mızda bir tane Mevlana vardır… İkinci bir Mevlana yok. Olsaydı onu da anıyor olacaktık. Bilecek tanıyacaktık. Ama yok. Niye? Var deseler, “hani eseri ve fikri ile nerde?” deriz… Eserleri ve fikirleri ile var olan insanların biz tanısak da tanımasak da gelecek zamanlar içerisinde tesirleri ile varlıkları devam eder… Hani, Galile denen adam, Dünyanın döndüğünü iddia ettiği için asılmış ya. “Yok öyle bir şey dünya dönmüyor” diyenler tarafından… Ama bugün birisi çıksa dünyanın dönmediğini söylese ne hissedersiniz? Salih Mirzabeyoğlu’da Galile’ye göre “Dünyanın döndüğünü iddia eden adam” mevkiindedir.
Bazı beyanlarında sanki İbda ve Mirzabeyoğlu’nun Esed’e Ergenekon çevresine ulusalcı, solcu ve Kemalist çevrelere yakın duruyormuş gibi bir algı oluşturmaya çalışıldığını gözlemliyoruz, sanki Mirzabeyoğluna rağmen kamuoyuna yönelik böyle bir algı oluşturma çabası var gibi. İşin aslı hakkında bizlere söyleyebilecekleriniz var mı?
Bu hareketi ve Salih Mirza-beyoğlu’nu bahsettiğiniz teşekküllerle ilişkilendirmeye gayret etmek, hatta onlara yakın olduğunu ima etmek, “Güneşe var deyip ışığına yok demek” gibi bir şeydir. Bizim nezdimizde, Mirzabeyoğlu’nun kapısına bağlayacağı köpeğin kuyruğundaki kıl kadar değeri olmayan bu çevrelerin layık olduğu tek yer, tapınmayı adet edindikleri putlarının yanıdır
Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan telegram işkencesi hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Bu konudaki görüşlerimi bir gönül ehlinin fikirlerini de araya katarak aktarmak istiyorum.
Telegram olarak isimlendirilen sinyal/tekniki yöntem ile yapılan faaliyet, bu dönemin, içinde yaşadığımız dünyanın bugüne kadar icat edilen en üstün silahlardan daha tehlikeli bir silahtır. Ve bu silah, kansız savaşsız, herhangi bir para aktarımı söz konusu olmadan, bir alana ordular yığmadan, askeri silahlar yerleştirilmeden, açık ve alenen işgaller gerçekleştirmeden, -bir ülkeyi gizli işgalin aleti- aynı zamanda o ülkeyi ele geçirip yönetmek, geleceğini inşa ve yönetmek için kullanılan bir araçtır.
TELEGRAM, dünya hâkimiyeti için mücadele eden gizli odakların kendini yok edecek derecede tehlikeli görülen unsurlara müdahale amaçlı kullanılırken, gayesi, aynı zamanda o unsuru kendi menfaati doğrultusunda emri altına alıp hizmetine sunmaktır. Bu cihaz sadece o ülkelerde kendine bağlı birimlerde vardır. Bu gizli cihazı kullanan orduda gizlidir. Ve bir gizliliğe hizmet eder. Bu birimlere bağlı kişiler eliyle kullanılır. Amaç o ülkenin dehalarını yok etmek ve o ülkeler ile ilgili hesaplarını/planlarını pürüzsüz işletebilmektir.
Salih Mirzabeyoğlu, bütün eserlerinde ortaya koyduğu ve teklif ettiği SİSTEMLE ne olduğunu, neye tesir edebileceğini, neyi değiştirebileceğini göstermiştir. Orta yere serdiği gerçekleri ise, bugünün Türkiye’sinde anlayacak muhatabı olması konusunda sıkıntılar yaşanmaktadır. Ki, onun eserleri hakkında akademik çalışmalar yaparak tetkiklerde bulunulması bilim adamlarımız için vazgeçilmez bir görev olmalı. Salih Mirzabeyoğlu’nun fikirlerini tetkik için bir akademi dahi kurulsa yeridir. Bu düşünceyi burada böylece ifade etmemizin sebebi, başta İsrail, Amerika ve Batı’nın Salih Mirzabeyoğlu’nu tanıdıklarını ve onu onların bildiği kadar bizim bilmediğimizi tespit için söyledim.
Batı Salih Mirzabeyoğlu’nu 1940’lı yıllardan itibaren izlediği Büyük Doğu görüşünden tanımaktadır ve 13 yıl boyunca bu atom bombasından daha tehlikeli silahla, kitaplarında göremedikleri hakikatleri net olarak görme imkânına kavuşmuşlardır. Dolayısı ile: Salih Mirzabeyoğlu’na TELEGRAM yöntemiyle İŞKENCE ederken, tıpkı Mimar Sinan’da olduğu gibi beynini ele geçirmeye çalışmakla, FİKİRLERİNDEN kendi menfaatine yönelik yontmalar yapması… Böylece BATI medeniyetinin/küfrün, DOĞU medeniyetinin üstüne çıkma çalışmalarını devam ettirmesi söz konusu… Böylesi bir savaş arenasında SALİH MİRZABEYOĞLU’nu dört duvar arasına sıkıştırması… Hatta bunun için 28 Şubatı tertiplemesinden daha tabi ne olabilir?
Salih Mirzabeyoğlu BATI medeniyetine nerden geldiğini anlatırken, çaldıklarının aslının hangi medeniyete ait olduğunu gösteriyor… Bütün çözümsüzlüklerinin cevap noktasının üzerine, kendi medeniyetlerini kurduğu şeyin “DOĞU medeniyetinde yer aldığı”nı ispatlıyor. Bunu söylerken, BATI medeniyetinin yok olacağını ve asıl üstün MEDENİYETİN doğuda İSLAM’da olduğunu belirtir. Sadece belirtmez İSPAT eder. Teklif ettiği SİSTEM, O’nun ispatının delilidir. İşte bu SİTEM’e karşı, ABD- İsrail ve batının sadece kendi özel birimlerine tahsis ettiği TELEGRAM adlı, bugüne kadar icat edilmiş en tehlikeli silahla O’na saldırması ve O’nun 16 yıl boyunca bu SİLAHA karşı mukavemeti BATI’YI, yani küfrü yenilir kılarken, O’nu onların gözünde daha da tehlikeli yapmıştır.
Salih Mirzabeyoğlu, adeta, sadece kendi bünyesi ile TEK KİŞİLİK DİRENİŞİNDE BATI’ya fizik ve tekniki konuda da hiçbir üstünlüğe sahip olmadığını, TEKNİKİ olarak taklit ettiği ATOM bombasından daha tehlikeli bu silahın bile asil bir Müslümanın iradesini teslim alamayacağını, hakikatin tek kaynağının DOĞU medeniyetine İSLAM’A ait olduğunu fiili mücadelesi ile de öğretmiştir.
Acaba bu cihaz siz genelleme yaparak batı diyorsunuz ama gerçekte kimlerin kontrolünde?
Kim icat etmişse tabi ki onların kontrolünde ve bu şunlardır diyemeyeceğimiz kadar gizli olmasına rağmen, doğrudan “İsrail” diyebileceğimiz, onlara bağlı bir yapının, onların emri ile hareket eden bir kliğin denetimindedir. Çünkü bugün baktığımızda, dünyayı yöneten derin güç, onların yörüngesindedir.
Cihaz, söz edildiği gibi bazı sıradan grupların eline verilemeyecek kadar değerli bir silahtır. Böylesi değerli bir silahın orda burada olduğu propagandasının kasıtlı yapıldığına inanıyoruz. Mesela, bu cihaz Genelkurmay’da veya hükümetin emrinde olan bazı kuvvetlerde varmışta, hükümet bu konuyu araştırmıyormuş propagandası… Olmayan şeyi varmış gibi göstererek gerçek hedef saptırılıyor. Böylelikle cihazın ve bu cihazı veya silahı kullanan, dışa bağlı birimlerin kamuflaj çalışması yapılmaktadır.
Maalesef buna bugün Salih Mirzabeyoğlu dışında herkes alet olabilmektedir. Bu alet olma işleminde sadece kamuflaj çalışmalarına hizmet etmek bir yana, silahın yapısı hakkında malumat sahibi olmadıkları için bu silahı DOĞU MEDENİYETİ karşısında yüksek bir teknikmiş gibi bir üslup hatasıyla anlatıp, tamda silah sahiplerin istediği psikolojik ÜSTÜNLÜK havası onlara verilmektedir.
İki cihetten de SİLAH sahiplerinin bilmeden hem kamuflajcısı hem de propagandacıları olma gibi bir tuzağa düşülmektedirler… Özellikle silah sahiplerinin kimler olduğu konusunda. Maalesef bunlara Salih Mirzabeyoğlun’nun çevresinde yer aldığını iddia eden ve onunla gerçekte hiçbir alakası olmayan kişilerde hizmet etmiştir. Etmektedirler. Bunlar Salih Mirzabeyoğlu’nun beynini ele geçirerek onu kontrol altında tutup hareketi imha etmek isteyen insanlardır. Salih Mirzabeyoğlu’na “Kemalizm’in manifestosunu yaz kurtul” diyenler telegramcılardır. Kemalizm şakşakçılığı yapan kim varsa İbda’danmış gibi görünenler, işte onlar TELEGRAM işkencesinin yan kollarının uç beyleridir ve İbda ile bir alakaları yoktur.
İbda fikir hareketinin geçmişten bu yana, neredeyse tüm Müslüman çevrelerle kavgalı bir görüntü sergilemesini, “etrafında kim varsa hesabı”, “kırıp dökmediği bir camia yok” durumunda olmasını nasıl izah edersiniz?
Bu sorduğunuz soru bizim sancımız. Kederimiz, elemimizdir aslında. Üstad Necip Fazıl Büyük Doğu’yu “İslam ne diyorsa ona teslim olan anlayış.” Manasına, “İslam’ın emir subaylığı” olarak anlatır. Büyük Doğu budur. İbda ise, bizzat Salih Mirzabeyoğlu’nun ifade ettiği “Kim Allah ve Resûlü diyorsa biz onlardanız, onlarda bizdendir” hükmüne teslim olan harekettir. Peki, öyle iken niçin böyle bir algı meydana geldi, getirildi? Öncelikle bu algının oluşmasına sebep, “düşmanlarımızın bu mevzularda iyi çalışmalarının neticesidir” diyebiliriz. Müslümanlar olarak bizler, kendileri gibi aynı saflarda mücadele eden diğer kardeşlerinin yaptıklarını kendilerine düşman unsurlardan öğrenerek hareket ederlerse netice böyle olur…
Geçmişimizi gözler önüne sererek bir kısım hatırlatmalarda bulunmak istiyorum. İbda hareketi, fiili manada meydan yerine dikilip doğruları haykırmaya başladığı zaman, bu hareket laik, Kemalist, batıcı emperyalist uşağı basın tarafından “dinci örgüt, tehlikeli grup”, vuran kıran, asan kesen, yakan yıkan gericiler yobazlar” olarak kamuoyuna tanıtıldı. Onların bunu yapmalarında kendilerine göre haklı iki sebepleri vardı. Birincisi, rejimi korumak ve kollamakla mükellef omuzu kalabalıklara, derin yapılara “tehlikeyi haber vermek”, ikincisi, vatandaşların öyle tanıtılan Müslümanlarla olması muhtemel bağlarını kesmekti. Bunu başardılar. Zaten bu başarıları onları ayakta tutan tek sebeptir. Bugün etrafınıza şöyle bir bakın, irili ufaklı Müslüman cemaatlerin hangisinin arasında birbirleriyle sağlam bir bağ var. Herkes kendi yolunda ilerlediğini, büyüdüğünü, güçlendiğini vehmederek halinden memnun yaşıyor…
Kâfir soyu Müslümanları böyle tanıtırken, her birini (cemaati) temsil noktasında yayın yapan İslamcı dergi ve gazeteler ne yapıyorlardı. “Onlar da aman bizde görünmesinler… Ne halleri varsa görsünler” anlayışı ile sırtlarını dönüyorlardı? Neden? Çünkü kendi gazete veya dergilerinde bir diğer Müslüman’ı cemaatine tanıtmak, liderin hışmına uğramak demekti. Lider pozisyonunda iş tutan adamlar, dünyayı sadece kendi penceresinden görsün istedikleri adamlarına, anlayışına aykırı laf edenleri tanıtmak şöyle dursun, soranlara, onlar hakkında olmadık iftiralarla çamur atıyorlardı. Bir adam, grup yada şahıs, eğer kendilerinden değilse, o adam veya gurup taşlanmaya değer bir cani gibi lanse edilirdi..
Tabi bu davranışlar kendiliğinden gelişip tatbik edilen ve usulden böyle masum davranışlar uygulamalar değildir. Bu davranışları tetikleyen hareketler hangi gurupta olursa olsun onların birliğini engelleyecek ajanlar tarafından bizzat dikte edilerek uygulanıyordu…
İbda’nın ortaya koyduğu anlayışa içindenmiş gibi görünüp aykırı/zıt hareketlerde bulunanlar: (hata yapmak ve ondan dönmek ayrı) HAREKETE İHANET EDEN, bu harekete SIZDIRILMIŞ MASKELİ AJANLARDIR. Aynı şeyler diğer guruplar içinde geçerlidir. İbda, “Kim Allah ve Resulü diyorsa biz onlardanız, onlarda bizdendir” anlayışının adıdır. Ona mensup kimseler, kendilerine yapılmasını istemedikleri kötülüğü başkalarına asla yapmayan, yapılmasını istedikleri iyiliği başkalarına yapmakta yarışan insanlar topluluğudur. Kendisine ben Müslüman’ım diye her insan bizim başımızın tacıdır. “Ellerime uzanan dudakları tepeyim/ Allah diyen gel senin ayaklarından öpeyim” diyen Üstad’a bağlısı olduğunu iddia edenlerin yegane ölçüsü budur. Bu ölçüye aykırı hareketi yol bilen her davranış, ne bizim ne Müslümanların kabul edeceği bir anlayış değildir.
Bahsettiğiniz mevzuları anlıyorum, ama özellikle İbda fikir sisteminin etkisi altında yayın yaptığı izlenimi veren, bu izlenimi vermekten kaçınmayan bazı çevrelerin, neredeyse tüm Müslüman çevreleri tu kaka görmelerinin yanında, ne kadar dışımızda camia varsa, özellikle “Ergenekoncu Kemalist, solcu, ulusalcı” çevrelerin politik duruşlarına paralel pozisyon alıyor olmalarını, solun belli bir kesiminden tutunda, ulusalcı İslam düşmanı çevreler ile yakın alaka içerisinde imiş izlenimi vermelerini, ayrıca ve hatta tırnak içinde söylüyorum: “Kemalizm”e yönelmelerini değerlendirebilir misiniz?
Anlaşılan siz konuyu enine boyuna çalışarak gelmişsiniz. Bir kere, İbda fikriyatına bağlı hiçbir fert, bahsettiğiniz manada pislikler içerisine bulanıp hareketi temsil manasında akamete uğratacak teşebbüste bulunamaz. Başkalarını eleştirmek için öncelikle kendimizin doğru yolda olması lazım. Kendi üzerine atılı pisliği görmeyen, temizlemeyen bir anlayış, diğerlerine “sende pislik var oda şudur” demez, diyemez. Bu bir. İkincisi, bir kimse kendi doğruluğunu ispat sadedinde de olsa, başkalarını kötüleyerek “iyi” olamaz. Öyle olsaydı, dışındakileri kötülemekte en mahir kişi “en doğru adam” olurdu. Demezler mi, tamam falan kötü, filan da kötü, ama sen nesin? “İyi” misin? İyiliğin, güzelliğin doğruluğun ölçüsü ne? Sen, çirkinliğin, kötülüğün ve yanlışın dik alasını yapacaksın, ondan sonra beni doğruya davet edeceksin. Bu olmaz. “Mümin müminin aynasıdır.” Ölçü bu. Bu ölçüye aykırı hareket edenler, aynada kendi çehresini görenlerdir.
Öbür söylediklerinize gelince… Bu mevzu biraz derin. Anlaşılması için pandoranın kutusunu açmamız icap edecek.
Açar mısınız, içinden ne çıkacak?
Salih Mirzabeyoğlu 28 Şubat öncesi haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklanarak yargılandı. Verilen talimatlarla idama mahkûm edildi. Onun bu şekilde tutuklanarak yargılanması hadisesi sıradan basit bir olay değildir. İslamcı camianın tanıması, fikir ve kanaat önderlerinin, sahasında uzman akademisyenlerin onu bilmesi, yukarıda bahsettiğimiz yöntemlerle engellendi. Ancak, ona düşman olan yapı, bu engelleme faaliyetinin akamete uğraması ihtimalini göz önüne alarak imha sürecine girdi. Esas plan öldürüp yok etmekti. O dönemde gözaltına alınıp sorgulanan bütün İbda mensuplarına sorulan üç esaslı soru vardı. Mesela şahsım, 29 Ekim 1999 günü Antalya’da gözaltına alımıştım. Ankara’ya götürülüp orada sorgulandım. Sorgulama esnasında dikkat çekici üç soru ile karşılaştım. Birinci soru: Salih Mirzabeyoğlu öldürülürse ne olur? İkinci soru: Salih Mirzabeyoğlu için ölür müsün? Üçüncü soru: Salih Mirzabeyoğlu için adam öldürür müsün? Bugün o soruların manası Okan İşgör adındaki itirafçının anlattıklarıyla, o zamanlar Metris’te yaşanan 5 Aralık hareketinin/zaferinin manasıyla daha iyi anlaşılıyor. Salih Mirzabeyoğlu için ölür müsün? Sorusu ile irkildim, ürperdim. Bu soru da bana sorulur mu? Edasıyla hiç tereddütsüz cevap vermiştim: “Evet ölürüm…” dedim. Diğer sorulara verdiğim cevapları da siz tahmin edin. Meğer o gün bütün İbda mensuplarının verdiği cevaplar, katiller güruhunun suratında şamar gibi patlamış ve onu öldürmeye cesaret edememişlerdi. 5 Aralık direnişi ile kazanılan zafer onların elini kolunu bağlamıştı. Elleri kolları bir şekilde beş aralık direnişi ile bağlanan darbeci Kemalist cuntanın arkasında, onları sevk ve idare eden güçler, Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu fikriyatın çetinliği karşısında bu hareketi çökertmekten başka çare olmadığını gördüler. Ve Salih Mirzabeyoğlu’nu esir almanın yanında, fikirlerini de esir alıp, Kemalizm’e kazanına atmak istediler.
Nasıl?
“Kemalizm’in manifestosunu yaz, kurtul!” dediler. Salih Mirzabeyoğlu’nu fikirlerinden vazgeçen ve Kemalizm’in pençesinde ezilen bir şahsiyet yapmak istediler. Bu husus böyle ifade ettiğimiz gibi basitçe üstünde duruluverip geçiştirilecek bir mevzu değildir. Ondan Kemalist olmasını isteyenlerin aslında bu ideoloji ile bir alakası yoktur. Ama onu bu millete dayatanların ona biçtikleri rol: “Kemalist olunacak/ol” dayatmasından başka bir şey değildir
Kemalist ilkelere kurban edilen millet, kendisine biçilen rolden başka bir alana çıkartılmamalıydı. Bunun için uydurdukları ideolojiye güç katacak çalışmalara hız verdiler. Arkalarında bütün bir batı dünyasının sevk ve idaresinden sorumlu karanlık güçler vardı. CIA, MOSSAD ve onların telegram işkencesini tatbik edecek aletleri bunların emrindeydi. Salih Mirzabeyoğlu, telegram işkencesine maruz kalmasına, cezaevinde intihar süsü verilerek öldürülmeye teşebbüs edilmesine rağmen, fikirlerinden zerre miktarı vazgeçmemiş, çıkışından bu zamana yolundan istikametinden asla sapmamıştır.
Ondaki bu direnme azmini kıramayan MOSSAD maşası, telegram çetesi, başka bir yol ve usulle, çevresindekileri kendi misyonlarının devamı için ele geçirmeyi denediler. İbda mensuplarını Kemalizm idealinin kurbanı yapıp, hareketi baltalama stratejisi güttüler. Çünkü bu hareketin kitlelere sirayet ederek güçlenmesi, İslam’ın dünya hâkimiyeti projesinin hayata geçmesi demekti. Çünkü yeryüzünde Müslümanları temsil ettiğini iddia eden hiçbir hareketin İslam’ın hâkimiyetini tesis ettikten sonra tatbik edeceği bir “ideolojca örgüsü”, tezatsız bir bütün halinde izah edilmiş “tatbik sistemi”, fikri altyapısı oluşturulmuş içi doldurulmuş bir “anlayışı” yok. Öyleyse, “İbda böyle imha edilir” diyerek yola çıktılar… Hiçbir İbda mensubunun bahsettiğiniz gibi, ulusalcı İslam dışı çevreler ve Kemalizm’le bağı, bağlantısı, alakası yoktur. Kemalizm’le bağı olduğunu iddia ederek harekete bağlılığını beyan edenlerin de bu davada yeri yoktur.
Seksenli yıllarda kurulmuş birçok harekete nazaran (mesela Hamas bunlardan biridir), onların bugün geldiği nokta ile İbda hareketinin Anadolu’da bulduğu karşılığın mukayesesini yapar mısınız?
Şöyle düşünelim. Hani olur ya, “mahallenin cadısı” diyebileceğimiz tipler vardır… Konu komşusu ile kavgalı. Kimseyle geçinemeyen, bulaşan herkesin kötülüğünden ve şirretliğinden şikâyet ettiği belalılar… Onlar, bu hallerini devam ettirdikleri takdirde kimse muhatap kabul etmez ve kendi başına kalırlar.
Bir hareket, onu temsil mevkiinde yaşayanların ortaya koydukları davranışlarla gelişir güçlenir. Peygamberimize “Muhamed’ül Emin” denmesinin sebebini biliyoruz. Onun yaşayışını hayatına ölçü alan bir dava mensubu, “emin” sıfatını hak edecek davranışlarıyla toplumda örnek insan olmalı. Salih Mirzabeyoğlu, “Din edep demektir, edep, hadlere riayet, hadlere riayet; İslam. İslam nizam demektir” der. Edebi öne çıkarır. İbda fikriyatının kitlelere sirayet edip güçlenmemesinin temelinde yatan saiklerden birisi, mensuplarının şahsi hatalarından kaynaklanan davranışları olabilir. Olmuştur da… Ama bir diğer sebep, hareketi böyle takdim eden düşmanlarımızın saldırıları, propaganda mekanizmalarını devreye sokarak “çamur at izi kalsın” hesabı çalışmalarıdır.
Büyük Doğu İbda gibi Anadolu’nun ruhu olan bir fikir hareketi bugün herhangi bir faaliyet için çağrıda bulunsa katılım seviyesi ne olur? Milyonların katılmasını temin edecek bir etkiye ya da teşkilatlanmaya sahip mi?
Bu soruyu geçelim demeyeceğim. Çünkü meselenin can damarı burası. Maalesef liderin dünya çapındaki fikirleri ve direnişinin karşılığı, toplumumuzda makes bulmamıştır. Sebeplerine biraz önce kısmen değindik.
Üzerine atılı hiçbir suç bulunmayan Mirzabeyoğlu’nun idam cezası almasını “28 Şubat şartlarında küfür cenahından beklenen” olarak değerlendirmek elbette mümkün. Lakin bugün hala cezaevinde bulunmasını nasıl izah edersiniz?
Bugün için verilen hukuksuz cezanın tatbiki, o zamanın şartlarında uygulanan imha operasyonunun neticesidir. Adına hukuk dedikleri yargılama usulleriyle yaptıkları zulmü, bugün ona, o hüküm verenler kendileri söylüyor. “Onu idam edeceksiniz dediler, bizde olmayan suçu icat ettik bu kararı verdik” diyorlar. Dileyen bu itirafları yapan o zamanın hâkimi Metin Çetinbaş’ın beyanatlarını takip ederek okuyabilir.
Mevcut hükümetin Mirza-beyoğlu’nun özgürlüğü konusunda samimi bir tavır sergilediğine inanıyor musunuz?
Hükümetin bu konudaki tavrının ne olduğunu anlayabilmek için bizim mevzuya nasıl yaklaştığımız anlaşılmalı. O anlaşılırsa bu mevzu da anlaşılır. Biz Salih Mirzabeyoğlu’nun eserleri ile ortaya koyduğu fikrin dünya çapını kucaklayıcı, gelecek dünyanın Müslümanlar açısından nasıl inşa edileceğini ortaya koyduğunu söylüyoruz. Söylemekle kalmıyor, onun dediklerinin ispatı olarak eserleri ve fikri ile meydan yerine dikiliyoruz. Öyle mi değil mi? tartışmalarına girmenin âlemi yok. Öyle olduğu, darbecilerin onu hedef seçip yok etme teşebbüsünden belli. İsrail yöneticilerinin o yıllarda İbda’ya olan ilgisinden belli. 1987 yılında Cumhuriyet Gazetesi’ne demeç veren Amerikalı görevlinin İbda hareketini kastederek, sizleri anlamak mümkün değil, “Nasıl oluyor da bir İslam devriminin eşiğinde olduğunuzu görmezsiniz” demesinden belli… Şimdi öylesine önemli bir davanın mimarının düşmanlarını Türkiye içinde aramamak lazım. Buradakiler dışarıdan Türkiye’yi analiz eden emperyalist ülkelerin paralı ya da parasız uşaklarıdırlar. Ama oradaki ülkelerin Türkiye ve İslam dünyası masası görevlileri, yaptıkları analizler neticesi onun çıkmasını engelleyici tedbirleri alıyorlar… Yani mesele Türkiye içi bir hukuki mesele değildir… Konunun uluslararası boyutu vardır.
Kusura bakmayın ama fazla abartıyorsunuz gibime geldi?
Hayır, asla abartmıyorum. Aslında sisler arasında görebildiğimiz gerçeklerden yakalayabildiğimiz bazı küçük detaylardan bahsediyorum. Konunun önemini/boyutunu ilgili hükümet görevlilerin her adım attıklarında yaşadıkları engelleme teşebbüslerinden bildiklerini biliyorum… Siz bu ülkede MİT’in başına getirilen Hakan Fidan’a karşı uluslararası kampanyalarla cephe alındığını, onu makamından etmek için her yola başvurulduğunu görmediniz mi? MİT’in başına atanan şahsın vatanperver şahsiyeti, geri planda döndürülen alçaklıklara prim vermeyeceği gerçeğinin bilinmesi onları kudurttu… …Ve İsrail istihbaratı ve yetkililerinden aldıkları talimatla onu yemeye çalıştılar… Allah’tan Başbakan müsteşarına sahip çıkarak onu ezdirmedi de… Şimdi bizim (İbda) nazarımızda Hakan Fidan kim? Salih Mirzabeyoğlu kim? Bellidir. Peki, belli olan bu duruma göre Hakan Fidan’a yapılanların akla hayale gelmeyecek oyunlarla ve yüzlerce misli fazlasıyla Salih Mirzabeyoğlu’na yapılmayacağını/yapılmadığını kim iddia edebilir. Birisi koskoca dünyanın geleceğine yön verecek, “çağın nabzını yakalayan” fikir adamı, kurtuluş yolunun hakikatini ortaya koyan mütefekkir, diğeri, T.C. devletinin bir kurumunda başbakana bağlı bir müsteşar… Ona bile bunu reva görenler, Mirzabeyoğlu’nun fikirleri ile doğacak dünyanın kendileri için ne ifade ettiğini gayet iyi biliyorlar ve çalışıyorlar… Bildiğiniz gibi PKK lideri Öcalan da hapiste. Onun cezaevinde yellenmesinin kokusu bir anda dünyayı tutuyor. Kaşınma dâhil her hareketi anında kamuoyuna servis ediliyor(du)… Neden acaba? Çünkü arkasındaki güç onu pazarlamakla meşgul… Salih Mirzabeyoğlu’na telegram çetesi tarafından işkence ediliyor, zulüm ediliyor… Onunla ilgili bilgiler dışarıya sızmıyor, dünyaya duyurulmuyor? Neden? Çünkü ona düşman güçler buna müdahale ediyor. Konuyu izaha bu misaller yeter sanırım.
Bütün eksikliklerine rağmen hükümet mensuplarının bir şeyler yapma çabasında oldukları açık. Öyle olmasa, sayın başbakan, bütün Türkiye’nin gözünün içine bakarak, “bu meseleyi çözmek için çalıştıklarını” deklare etmezdi. Verdiği söz onu bağlar.
Tüm varlıklarını hükümete sövmek üzere kurmuş olan çevrelerin bir de bunun üzerine mevcut hükümetten Mirzabeyoğlu konusunda bir çaba sarf etmiyorlar diyerek şikâyette bulunmasını nasıl izah edersiniz?
Kurulduğu günden bu yana asla bizim olmayan sistemin, küfrün devamına hizmet etmek mecburiyetinde olan partilere kucak açması durumu malum. Niçin kucak açıyor? “Benim düzenimi koru, kurallarıma uy” diyor. Partiler de belirlenen o kurallara baştan uyacağını taahhüt edip işe koyuluyor. İktidara kim gelirse gelsin rejimin kapı kulluğunu yapmaya mecbur, hatta mahkûm. Bu öylesine bir mahkûmiyettir ki, görünür görünmez gizli açık bütün kurallar iktidarın gerideki asıl güce nispetle sadece onların belirlediği esaslara göre hareket etme mecburiyetini getirir. İkinci, üçüncü ülkelerle yapılan gizli anlaşmaların T.C. hükümetlerine neleri dikte ettiklerini hatırlayın veya tahmin edin… İçerideki sahiplerin, köşe başını tutmuş derin yapıların nüfuz ettikleri alanları hesap edin ve hükümete bir rol biçin bakalım ne göreceksiniz? Göreceğimiz manzara aslında hükümetlerin emperyalistlerin çıkarlarına uygun kurulan rejimin devamını sağlamaktan başka bir vazifesinin olmadığı gerçeğidir. Tıpkı Bütün Türkiye’de kendileri ne kadar iyi olursa olsun vatandaşından bürokratına herkesin bir kısım kurallarla denetim altına alındığı gerçeği gibi… Aynı ülkede yaşayan tüm vatandaşlar Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, putperest hangi hukuka tabi ise hükümetler o hukuka tabidir. Sizin anlayacağınız, hükümet aslında bir anlamda esir. Önce bunu bilmek gerek…
Ergenekon çökertilebilir mi sorusuna, “hayır, çünkü Ergenekon çökerse devlet çöker” diyen, böylece bu yapıları bilenlerin söylediklerini kulağınıza küpe olarak takın. AK partinin Anayasa Mahkemesi kararları ile kapatılma aşamasında yaşananları hatırlayın? Sonunuz menderes gibi olacak tehditlerinin havada uçuştuğu, darbecilerin her türlü maskeyle ortalıkta fink attığı günler geride kalmadı, hala devam ediyor. Rejimin gerçek sahipleri 28 Şubat’ı bu ülke halkına dayatmış ve bin yıl süreceği iddiasıyla gözdağı vermişti. Onlar halka dayattıkları rejimi pudralayıp pudralayıp yediriyorlardı. AK Parti iktidarına kadar bu böyle sürdü… Becerebilseydiler onu devirip yerine getirdikleri maşalarla perde gerisinden ülkeyi yönetmeye devam edeceklerdi. Halk, kurulduğu günden bu yana kendisini yöneten asıl düşmanın kim olduğunu bilmeden o parti senin bu parti benim ayağıyla uyutulacaktı. İktidara hasbelkader onların istemediği adamlar gelirse “kırmızı kitap” tezgâhından geçirilirdi. Daha da olmadı “darbe ile devirir” yine hüküm ferma olmaya devam ederlerdi. AK Parti bunların hesabını bozdu, maçalarını çizdi. Niye? Nasıl çizdi? Uzun mesele… Ama söylediklerimizin daha iyi anlaşılması için bu konunun yeterince izahı gerek. AK Parti iktidarının birinci döneminde yaşananları biliyorsunuz. Başörtüsü meselesini bile halledememişlerdi! MHP’nin teklifi ile 411 milletvekili meseleyi çözdü. İşte ondan sonra kızılca kıyamet koptu. Hürriyet manşeti ile oy veren milletvekillerinin tamamını tehdit etti. “411 el kaosa kalktı” dedi. Kaos isteyen elleri kıracak güç, geri planda bütün aygıtlarıyla hazır bekliyordu. Vuracaklar, kıracaklar, yakacaklar, yıkacaklar ama “cumhuriyet devrimlerinden onun seçkin, elit, bekçileri taviz vermeyecekti. Olmazcılar anayasa mahkemesi ve meydanları harekete geçirdi. Cinayet şebekeleri tetiğe bastı… Şu oldu bu oldu… İktidarı sahiplerinden gasp edemediler. Yaptıkları bütün sinsi çalışmalara rağmen, her seferinde yüzüstü kaldılar. Cumhurbaşkanlığı seçimi, 367 icatları, meydanlarda tertip ettikleri “cumhuriyet” mitingleri, Yazıcıoğlu’nu şehit etiler… PKK’yi sahaya sürdüler… Ne yapsalar olmuyordu… Ülke ikinci bir seçime girdi… Bunlar, AK Parti karşısında adeta Voltran’ı oluşturacak bir güç birliğine girdiler. Ve yine kaybettiler. Biliyorsunuz. Şayet o seçimlerde AK Parti kaybetseydi bugün, “başörtüsünü bile çözememiş AK Parti” denerek ona saldıran bir üslupla hareket edilecekti. AK Parti kazandı. Kazandı da ne oldu? Kaybedenler çıldırdı. Doğrudan doğruya halka saldırmaya başladılar. “Halk cahil, kimi seçeceğini bilmiyor, koyun sürüsü, göbeğini kaşıyan adamlar güruhu” demeye başladılar. Halkı aşağılayanlar, hâkim oldukları zamanların hasreti ile yanıp tutuşurken ardı arkası gelmeyen darbe planlarını devreye soktular. Darbe teşebbüsünden de bir netice elde edemeyince… Son seçimler onların tek ümidi haline geldi. O seçim, halkın bunlara vurduğu pek şiddetli bir silleydi. Ergenekon davası kararları verilmeye başlanmış, mahkûmiyet kararları onaylanmış ve pilleri bitti bitecek derken yeni oyunlarla sahnedeki yerlerini aldılar… Bu sefer işi sıkı tutmak gerekti. Uluslararası destek arkalarındaydı. Basın yayın emirlerindeydi… Gezi parkı vesilesiyle ayağa kalktılar. İş ciddiydi. Bütün maşalarını sahaya sürdüler. “Dayan, diren, az kaldı, şimdi…” Derken, halka hesap soracak devrimi gerçekleştiremediler… Hala boş duracaklar değiller ya! Çalışıyorlar. Emperyalizm hesabına, rejim adına… Şimdi bu anlattıklarımız ayniyle vaki gerçekler değil midir?
Öyle.
AK Partinin Mirzabeyoğlu davası ile alakalı yapabilecekleri neler varsa ki, elbette vardır… O’nun çıkması ile alakalı çalışmalarda bizlerin o çalışmaları yapan hükümetin elini güçlendirecek bir faaliyet içinde olmamız şart. Bir yandan küfredeceksin, öte yandan küfrettiğin adamdan medet bekleyeceksin. Bu olmaz.
Evet, varlıklarını hükümete sövmek üzere kurmuş olan çevrelerin kendi içlerinde tezada düştükleri durum bu. Hem söveceksin hem medet bekleyeceksin. Hükümetin aykırı tavrını bizzat tetikledikten sonra da, “yapmadı” diye sağda solda celalleneceksin. Olmaz. “böyle bir teşebbüste bulunmayın” der gibi bir tutum içinde, “düşman” ilan ettiğin adamdan liderine sahip çıkmasını bekleme o zaman? Değil mi?
Akla zarar böyle bir anlayış, netice alıcı bir tavır değil, olması gerekeni baltalayıcı bir tavırdır. Salih Mirzabeyoğlu için özgürlük isteyen her samimi insan, sürece zarar verici hareketlerden kaçınmalı. Onun çıkışı yegane gaye olmalı. Salih Mirzabeyoğlu’nun özgürlüğü demek, ona düşman bütün yapıların çökmesi demektir. O çıktıktan sonra halledilecek kimi meselleler hakında hüküm vererek ortalığı toza dumana katanlar, üstelik hareketin yapısına, dokusuna ve ruhuna aykırı hareket edenler neye hizmet ediyorlar bu belli.
Kendine has fikri ve siyaseti olan, hedefleri belli bir hareket olmakla beraber, bu fikriyattan etkilenen çevrelere, özellikle gençlere ne gibi tavsiyeleriniz olur?
Bu yolun has evlatlarının, Üstad’ın bir tasavvuf adamının benzetişiyle dediği gibi, “zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı görecek kadar gözüx keskin” olması lazım. Hareketlerimiz bizde olması gereken edep, haya, ahlak, tevazu, teslimiyet ile taçlanmalı. Üstad, “Ellerime uzanan dudakları tepeyim, Allah diyen gel senin ayaklarından öpeyim” sözünü kim için söyledi. Bizim Allah diyenlere yallah deme cüretimiz olamaz. “Kim Allah ve Resulü diyorsa, biz onlardanız onlarda bizdendir” emrine uygun hareket etmeli… Gerisi kendiliğinden gelir…
Sizce bu gün hükümet Mirzabeyoğlu davası için Mirzabeyoğlu’nun bizzat kendisinin dışında bir muhatab bulabilir mi gösterebileceğiniz bir adres varmı?
Hükümetin Salih Mirzabeyoğlu davası için muhatap alacağı yegane adres, hak, hukuk, adalet için kıvranan vijdanlardır. Davanın hakikatini işaretleyenlerdir. Onlara dikkatli bakıldığı zaman kim olduklarını bulmak, bilmek zor değil. Furkan Dergisi, Kökler Derneği ve çizgisi takip edilebilir.
Bu mesele ile ilgilenen varsa yetkililere tavsiyeleriniz nelerdir?
Bu olay dışarıdan görüldüğü gibi basit, yaptım oldu tarzında hemen çözülecek bir mesele değildir. Yetkililerin veya hükümetin elini zayıflatmak gayesiyle her türlü tertip, birtakım mahfillerle sinsi bir şekilde tezgâhlanmaktadır. Hareketin sağlam fikri yapısını imha etmenin biricik yolu onu içten çürütecek mikroplar enjekte ederek akim bırakmaktan geçer. Olduğundan farklı bir misyonla verilen görüntü/resim, sahnede oynatılan rol modeller vasıtasıyla kamuoyuna ve hükümete el altından servis ediliyor. Böylece konuya duyarlı her kim varsa onlar, başta yetkililer, yapacağı işten men edilir. Ediliyor.
Buna misal bir hadise, 28 Şubat dehşetinin yaşandığı günlerin arifesinde güya öldürdüğü insanları yaşadıkları mekanların altına gömen vahşi Müslüman imajı çiziliyor Hizbullah vahşeti! Servis ediliyordu kamuoyuna. Niçin? Çünkü, 28 Şubat darbecileri irtica adı verdikleri İslam’ın PKK’den daha da tehlikeli olduğunu ilan etmişlerdi. Bu sözün altını neyle doldurarak iddialarını ispat etmeleri gerekiyordu. Elbette böylesi sahneler hazırlayarak…
İkinci hadise, Salih Mirzabey-oğlu’na yapılan zulmü kınayan CHP, BDP kanadında yer alan (işin samimilerine diyeceğimiz bir şey yok tabi) kimi vekillerin Mirzabeyoğlu davası ile ilgili demeçleri. Suret-i Haktan görünüp arkadan çevirme harekatıdır.
Salih Mirzabeyoğlu’nu tanımak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Onun eserlerini okuyarak tanımalarından başka bir yol yok. Bu konuda İbda yayınları ile temasa kurup talep edilen eserler istenebilir.
İbda fikriyatından etkilenmiş bazı çevrelerin elinden çıkma dergi ve kimi kitaplar, fikri ve hareketi mecrasından saptırmak kastı taşıyanlar bir tarafa, o dergi ve kitapların sahiplerinin zaafları ile malül yanlışlar olabiliyor, okuyanlar, oralardaki zaafları, hataları fikre ait hususlarmış gibi değerlendirebiliyorlar.
Konuşmanın başında ifade ettiğiniz Mirzabeyoğlunun Akıncı güç dergisinde yayınladığı deklarasyonda ifade ettiği, “kim pazarlıksız Allah ve Resulü diyorsa o bizdendir bizde ondan” ifadesinin İbda fikir hareketi mensuplarınca geçen bunca süre zarfında hakkının verildiğini düşünüyor musunuz, bu konuda bundan sonraki süreç için neler söylemek istersiniz?
Evet, sadece bu prensip doğrultusunda faaliyeti şiar edinmiş bir hareket olsaydı, arkasında milyonlar saf bağlar aynı istikamete doğru kararlı adımlarla ilerlerdi. Burada hareketi olması gereken çizginin farklı bir mecraına çeken yanlışlardan söz edilebilir. Sizin hakkınızda oluşturulmak istenen olumsuz intibalara bizzat kendiniz çanak tutucu hareketlerle iştirak ederseniz sonuç felaket olur. Harekete düşman unsurların istediği şekilde davranan, rol kesen, onların ekmeğine yağ süren davranışlar, usul ve metotlar sadece bu harekete değil, bütün Müslümanlara da zarar verir. Müslüman, kendisinden emin olunan kimse. Emaneti ehline veren. Hata yapmak bir yana ondan dönmeyi şeref izzet bilen. Kurulduğu günden bu yana halkla İslam’ı buluşturmak noktasında köprü görevi icra eden entelektüel birikime sahip Müslümanlar, halka rejim sahipleri tarafından nefret edilecek insanlar olarak gösterilmişlerdir. Bugün hangi cemaatin liderini ele alırsanız alın, onlar hakkında geçmişte yapılmış çalışmaları bugün daha net görebiliriz. Mesela Bediüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek… Nasıllardı? Nasıl tanıtılarak halka takdim ediliyorlardı?… Asacaklarını astılar, kalanları hapishanelerde çürüttüler… Bütün bunlar yetmiyormuş gibi o yüce şahsiyetlerin ortaya koyduğu davayı yörüngesinden çıkararak baltaladılar…. Üstat Necip Fazıl, kendi çevresinde oluşmuş muazzam kalabalığa karşı, boşuna “ben bir genç arıyorum, gençlikte köprü başı” dememiştir. Said-i Nursi’nin yolundan gittiğini iddia eden belli bir zümre onun gölgesinde boşuna Demirel şakşakçılığı yapmamıştır. Bugün Fethullah Gülen çevresinde bulunan adamların hangi halde ne şenaatler işlediği malum. Esad Coşan Hocaefendi boşuna Avusturya’da şehadet şerbeti içmemiştir. Camianın önemli isimlerinden olan Hasan Mezarcı’nın ne hale getirildiğini görmeyen kaldı mı? Muhsin Yazıcıoğlu gibi bir şahsiyeti şehit edenler hangi odaklardı. Bugün, duruşundan belli belli bazı klikler tarafından Salh Mirzabeyoğlu’nun ve İbda hareketinin kuşatılmış olduğu gerçeğini ile karşı karşıyayız. Bu çemberden çıkılacak ve bu kuşatma yarılacaktır.
“Bu bahsi geçen çevrenin Mirazabeyoğlu’nun cezaevinden çıkmaması ve Ümmet-i Muhammet ile temasa geçebilmesinin önünü kesmeye çalıştığı neticesini mi çıkarmalıyız bu anlattıklarınızdan…”
Ümmetin top yekun kurtuluşu davasına hayatını vermiş dev bir fikir adamı-kahramanı ile karşı karşıyayız ve ona ve çevresine Ümmetin top yekun kurtuluşu davası süreci içerisinde akla hayale gelmeyecek operasyonlar yapıldığı açık.Müdahale edildiği gerçeği de açık olduğuna göre…Önünü kesmeye yönelik her teşebbüs planlanıp adım adım uygulanıyor.
Bugün, asıl düşmanına değil de, yakın durması gerektiği insanlara küfretmeyi marifet sayanların baş nefret kutbumuz olması gerekenlerden farkı nedir? İbda’nın şemsiyesi altında görünüp ona buna hakaret edenler (eleştiren değil, hakaret edenler) davayı bilerek veya bilmeyerek içten karartanlardır.
Nasıl?
Nasılını size şöyle izah edeyim. Mısırdaki olayları biliyorsunuz. Darbeciler Mursi’yi devirdiler. Mısır halkının evlatlarını imha etmekle meşguller. İktidarı zorbalıkla gasp ettiler. Şimdi, Mısır içinde Mursi’yi eleştirmenin ötesinde ona küfrederek saldıran bir hareket ve hareketin bağlılarını düşünün. Dışardan hangi Müslüman gider de Mursi’ye saldıran bu güruhla temas kurup iş yapar? Mursi’ye küfredenlerle ancak Türkiye’ deki muadilleri, ulusalcı, Kemalistler temas kurabilir. Zaten öyle de oluyor. Perinçek “Ben aynı zamanda Tahrir meydanındayım. Sisi’nin yanındayım” demiyor mu?
Şimdi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, gerek Arapların gerekse diğer dünya Müslümanlarının gözünde (sen sev veya sevme, hak etsin veya etmesin) iyi bir lider olarak görünüyor. Sen, Türkiye’de mensubuyum dediğin hareket adına ona her türden küfretmeyi marifetmiş gibi görüyor bunu da mücadele gereği zannediyorsun.
Böyle davranmakla dışarıdan seninle irtibat kurması muhtemel samimi Müslümanların önünü kesiyor, İbda ile olması gereken bağlarını koparıyorsun. Bu, dava adamlığı değil, buna davanın dünyada gelişip güçlenmesini, tanınmasını önleme hareketi, teşebbüsü denir. Dışardan Türkiye ye bakanların senin içerdeki Sisi’lerle haşir neşir olduğunu görmeleri, harekete kendi elinle vurduğun darbenin dehşetini gösterir…
Salih Mirzabeyoğlu’nun esaretten kurtulması için yapılması gerekenler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Mirzabeyoğlu yaptıkları yazdıkları ve yaşadıkları ile, zannediyorum etrafındaki “dar” diyebileceğimiz ve kendisini “İbdacı” kabul eden çevreye değil, bütün bir Ümmete mal olmuş bir lider ve o, bir yönü ile kul olarak üzerine düşenin gereğini yapar ve yaşarken, bir yönü ile de bütün bir Ümmet adına yapmış ve yaşamış oluyor… Tüm yapıp etmelerini… O, bütün ümmeti sahiplenirken ümmetinde onu sahiplenmemesi düşünülemez. Aslında işin başka bir yönü şu ki, asıl kurtulan S. Mirzabeyoğlu’dur da, esarette olan bizleriz. Etrafımıza şöyle bir göz atarsak esaret altında olmadığımız bir mekân yok. Kendimiz bunca pisliğin içinde özgür olduğumuzu vehmediyoruz. Oysa yüzde yüz köleleştirilmişiz haberimiz yok. Alın Filistin, Suriye, Mısır, Türkiye fark etmez… Her yer Kerbela… Evimizdeki çocuk, yuvamızdaki beşik her şeyimiz onların kontrolünde… Onun kurtuluşu ile kurtulacak olanlar, gerçek manada kurtuluş destanının yazılacağı zamana ayarlı yaşamak ve bunun için mücadele etmek zorundadırlar.
Bütün bir Ümmetin kurtuluşu davası söz konusu olduğunda neticede bütün bir ümmet o sürecin tabii kadrosu değil midir dolayısı ile böyle bir fikir adamı lider için neler yapabilir, yapılmalı?
Yapılacaklar o kadar çok ki, önümüze hiç yapılmaması gereken hareketlerle bir şeyler yaptığını zanneden bir kendini bilmezler güruhu çıkıyor. Ona buna küfrederek bir yere varacağını zannediyor. En iyi küfreden en kahraman Rıdvan rolünü oynuyor. Arkasına çapulcuları takarak bir yerlere varacağını zannedenler büyük aldanıyor.
Mirzabeyoğlu’nun topluma yeterince tanıtıldığını düşünüyor musunuz, düşünmüyorsanız niçin?
İbda fikriyatının dünya çapında bir dünya görüşü olmasına ve hareket mensuplarının sevdikleri liderin üstün anlayışı ve ufkuna, öngördüğü değişim tarzının bir halk hareketi olmasına rağmen, halka sirayeti bağlamında bir sıkıntı olduğu GÜN GİBİ ORTADADIR. Bu fikriyatın halka mal olması, hatta aydın/münevverler arasında bile hak ettiği ölçüde alakaya mahzar olamamış olmasını KENDİMİZE NASIL İZAH EDECEĞİZ. Fikrin öğrenilebilmesinin öğretilebilmesinin sistemleştirilememiş olması gibi bir durum söz konusu. “Al kitabı oku demek” kolaycılık. Entelektüel zümre için bile “ağır” olan muhtevadan, gençlerin –halkın yeterince istifade edebilmesini sağlayacak bir yol, usul yok mudur? Vardır. Bu gün gelinmiş nokta itibariyle İbda fikriyatının öğrenilmesi ve öğretilmesi için bir sistem, bir usul ihtiyacının söz konusu olduğu belli. Mevcut sıkıntıyı- teşkilatlanamama ve halka sirayetindeki yetersizlik sıkıntısını- Fikriyatın kalıcı teşkilatlara fidelik edememesinin gerekçelerinden biri olarak değerlendirmek mümkündür. Fikriyat bir dernek değil vakıf değil parti değil ama, fikriyatın bağlılarında da teşkilatlanma sürecindeki sıkıntılar önemli açmazları beraberinde getiriyor. Elbette bir çok dernek vesaire şeklinde yapılanmalar olmasına nazaran bu yapılanmaların kendi dar çerçevelerinden dışarı çıkamıyor olmalarını izah edemeyiz.
Hareketin kitlelere yeterince tanıtılamadığı anlaşıldığı üzere gerçek.
Fikriyatın bizzat taraftarı olduğunu söyleyen çevreler içinde bile anlama ve anlatma öğrenme ve öğretme hususunda bu meselenin sistemleştirilmesi hususunda bir sıkıntı olduğunu düşünüyor musunuz, eğer böyle bir sorun olduğunu düşünüyorsanız bu meselenin çözümü babından neler söylemek istersiniz?
Evet, İbda hareketinin kendisini ifade edeceği ve kitleler tarafından tanınacağı ciddi bir çalışmaya ihtiyacı var. Bu çalışma, “Bütün ümmet-i Muhammed’in çabalarını ve verimlerini belirli bir hedef etrafında bütünleyebilmek” için olmalı…
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.