Bir Gün Büyüdük

Yayınlama: 15.12.2014
Düzenleme: 22.04.2015 15:33
1.734
A+
A-

Büyüdükçe kendimizle birlikte içinde yaşadığımız dünyayı da büyütüyoruz. Küçükken ailemizle, oyuncaklarımızla,  oyun oynarken nedensizce kavga edip küsemeden barıştığımız arkadaşlarımızla ve çocukça duygularla dolu olan dünyamıza büyüdükçe sığamaz hale geldik.

Küçükken mekânların bize dar geleceğini bilmezdik, avlumuz yetmezse sokak bizimdi. O da yetmezse köy meydanı bizimdi. Sokaktaki oyunlar az geldiğinde koyun kuzu sürülerine karışır, onlardan hayali ordular yapıp, onların hayali komutanları olurduk. Koyun köpekleri düşmanlarımız olur, beklenmedik ilk saldırıda ordumuzu bırakıp bulduğumuz ilk duvarın üstüne çıkar kendimizi köpeklerden korumanın yollarını arardık. Bu yüzdendir bu yaşımda köpek görünce hala saklanacak yer aramam.

Her yanımız saman tozuyla dolduğunda bulduğumuz ilk tulumbanın altına yüzümüzü dayar, suyla karışan samanın akıp gidişini izlerdik. Ağzımıza dolan suların samanla karışmasına aldırmadan kana kana içerdik.  Yaptığımız her şeyden keyif alır, akşam eve gittiğimizde sofrada uyuklaya uyuklaya yemek yedikten sonra bulduğumuz ilk yastıkta uyur kalırdık.

Bakkaldan aldığımız ve yağı kahverengi kese kâğıdının dışına çıkan, genellikle de az miktarda olan un kurabiyemizi son kırıntısına kadar arkadaşlarımızla paylaşırdık. Dibinde kalmış mı diye bakmak için burnumuzun dibine kadar soktuğumuz kese kâğıdının bir el hamlesi ile yüzümüze yapışmasına ise kimseye aldırmadan kocaman kahkahalar ile gülerdik.

Köye gelen kavuncunun verdiği kelekleri köşe başındaki bir taşta kırıp yer, elimizin ağzımızın kirlenmesine aldırmadan her şeye kaldığımız yerden devam ederdik. Bir vakit sonra her yanımız toza bulandığında ne tat kalırdı ne de leke. Modern dünyanın deterjanları bizim köye gelmemişken, biz tozla toprakla bütün kirlerimizin üstünü kapatırdık. Üstünü kapatmak istediğimiz ya da silmek için çaba sarf ettiğimiz büyük kirlerimiz yoktu o vakitlerde.

Annemizin verdiği, içinde gül reçeli olan dürümümüzü iştahla yerken başkaları ne yer ne içer diye merak etmezdik. Başkaları bütün köydü ve onlar da aşağı yukarı aynı şeyi yerdi.  Bir de içine toz şeker atılmış yufka dürümlerimiz vardı ki annem yaptığından mı, yokluktan mı o kadar tatlı gelirdi bilmem ama bu gıda çeşitliliğinde onun yerini alacak bir şey bulamadım.

Peşimize takılan küçücük bir arının önünden tüm gücümüzle koşup uzaklaşmaya çalışırken, arının bizi yarı yolda takip etmekten vazgeçtiğini fark etmezdik bile. Köy meydanında gökyüzündeki uçakların birbirlerine ne kadar yaklaşacaklarını görebilmek için kafamız yukarıda beklerken yağan yağmura aldırmaz, gökyüzünde kendimizce oluşturduğumuz heyecan sonrası sırılsıklam olup eve dönerdik.

Sonra bir gün evlerin bizim için anlamı değişti. Büyüdükçe evlere sığamaz olduk, sorunlarımız arttı. Farkında olmadan bir insan ordusu ile mücadele ederken bulduk kendimizi. Okula gittik, teneffüse çıkmak için birbirimize çarparak koşmaya başladık, sınavlar oldu rakiplerimizle yarıştık. En beğenilen kişi olmak için kendimize rakipler seçip, en iyi en yüksek yerlerde yer almak için çaba sarf ettik. İnsanlar o kadar çok üstümüze geldi ki saklanacak yer aradık, arkamıza bakmadan evlerimize koşar olduk.

Aldığımız kurabiyeyi kırıntılarına varana kadar paylaşırken, büyüdükçe ne kırıntı kaldı ne paylaşım. Paylaşımlarımız en çok sosyal medyada oldu. Yedik – içtik – sevdik – özledik paylaştık. Yüzümüze vurulan açıklarımızın acısı yüzümüze çarparken de sadece yutkunabildik. Ağlanacak halimize gülmek istediğimiz durumlarda ise ağlanacak halimizin hal olmaktan çıkıp biz farkında olmadan gittiğini görüp tebessüm ettik.

Üstümüze yapışan kimlikleri, zorla giydirilen rolleri istesek de yok sayamadık. Kendimize çeki düzen verip, kalıplar içinde yaşamaya çalışırken hayatın tadını tuzunu fark edemedik.  Aldığımız nefese şükretmeyi unutup, bir parça toprağın altında kalacağımızı ve orada hep yalnız olacağımızı çoğu kez hatırlayamadık.  Hayata kaldığımız yerden devam etmeyi, düştüğümüz yerden kalkmayı bilemedik.  Her şeyi yarım bıraktık.  Temiz ve iyi görünmek için hakkımızı arayıp itiraz bile edemedik.  Kavunu vurduğumuz taşlara zaman geldiği pişmanlıklarımızdan dolayı kafamızı vurmak istedik.

Herkes aynı şartlarda yaşadığı için ya da biz başkalarını kıskanmayı o vakitlerde daha öğrenmemiş olduğumuz için sahip olduklarımızın görgüsüzlüğünü, olamadıklarımızın hasetliğini bilemedik. Yoklukta sahip olduklarımızla mutlu olup mütevazı davranırken, büyüdükçe olabileceğimiz her yerde var olmak istedik.  Herkes bizi bilsin, herkes bizi sevsin derdine düşüp hayatı ıskaladığımızı bile fark edemedik. Bulup yedikçe mutlu olurken,  tükettikçe tükenen, bulup sahip olamadığında hırs küpüne dönüp bir türlü tatmin olamayan, hep bana, herkes benden yana diyen insanlar olduk.

Küçük bir arının önüne takılıp, arı bizi bıraktığı halde dakikalarca koşarken,  bizi yarı yolda bırakan insanlara takılıp tökezleyip kaldık. O kadar az güvendik ki bize inandığını, güvendiğini söyleyenlere rağmen ara ara arkamızı bakıp kendimizi kolladık. Zor zamanlarımızda mücadele etmekten soluk soluğa kaldığımızda peşimizden kimsenin gelmediğini görüp hüsrana uğradık. Arkamızdan gelmeyenlere takılıp, hedeflerimizi, hayallerimizi bıraktık. Hep birileri bizi motive etsin, bizi hayata bağlasın derken kendi elimizi ayağımız bağlayıp bir adım dahi atamaz olduk.

Planlarımız, düşündüklerimiz, düşlediklerimiz bizi heyecanlandırmaz oldu. Uçaklara baktığımız kadar uzaklara bakamadık. İstikrarlı davranmayıp heyecanımızı yitirdik.  Yağmurun altında ıslanmaktan korkup, içine sığamadığımız evin camından yağmur sesinde şarkılar dinleyip,  gökyüzünün gürültüsünü bastırsın diye televizyonların sesini açtık. Bizim dışımızdaki sesleri o kadar çok dinledik ki içimizdeki sesi hiç duyamadık.

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.