Hürriyetimiz İçin Medrese

Yayınlama: 22.08.2017
Düzenleme: 23.08.2017 00:50
603
A+
A-

Tarih sahnesine yeniden çıkma şevki, azmi, arzusu, gittikçe daha belirginleşen bir değer olarak bütün Anadolu’yu sarmış durumda. Şurası açık ki; bu millet bir partinin peşinden gidiyor değil, partiler bu milleti, arzularını, hedeflerini okuyabildiklerinde destek görebiliyorlar. Şimdi mesele milletin bu açık arzusu çerçevesinde bizi tarihin çöplüğüne gömülmek üzere zorla giydirilmeye çalışılmış Batıcı gömleği yırtıp atmaya geldi.

Bugün gelinen aşamada temel mesele, temel kavga,  küfrün şuur dünyası -yaşam tarzı- ile imanın, İslâm’ın şuur dünyası – yaşam tarzı- arasındadır… Karşıtlarımız neyin kavgasını veriyor, bizler neyin kavgasını veriyoruz? Adını koymasak da olan biten budur. Bunu görememek, olan biteni okuyamamak, yok saymaktır.

Mevcut şartlarda Batı dünyasının hasrı içine alamadığı bir kültürün bir inanış yahut yaşam tarzının olduğunu söyleyebilmek zordur. Batı’nın en büyük düşmanı kendince bir şuur dünyası ve yaşam tarzı teklif eden aziz İslâmdır. Kavganın büyüklüğü de buradan kaynaklanıyor. Dünya tarihini etkileyecek bir değişim süreci yaşadığımız göz önüne alınacak olursa bu süreçte düşmanın içerde ve dışarda, içimizden ve dışımızdan bütün imkânları ile tüm hamlelerini açıkça pervasızca ortaya koyması yadırganacak bir durum değildir.

Lakin düşmanın kaba kuvvete dayalı saldırıları ile baş edebilmek neticede çok zor değil. 15 Temmuz gösterdi ki bu millet düşmanı “gördüğünde” onu her ne pahasına olursa olsun bir şekilde ortadan kaldırabilmenin yolunu bulur.

Düşmanı “görebilip”,” tanıyabilmemize” mani olan şey ferasetimizi bağlayan şuurumuza yapılmış, yapılmakta olan operasyonlardır. Dolayısı ile bizler için öncelikli olan, şuurumuzu bu operasyonlardan kurtarmanın ve yeniden yepyeni olarak inşa edebilmenin yolunu bulmaktır.

Bir taraftan eğitimin, bir taraftan içine doğduğumuz kültürel vasatın, bir taraftan Batı kültürünün nefsimizi cezbeden oyuncaklarının tesiri altında içine çekildiğimiz cehennem olarak seküler bir anlayışın girdabında savrulup duruyoruz.  Bugün açıkça söylemek gerekir ki, iman şartı olarak ahiret hakikati biz Müslümanların gözünde gerçekliğini kaybetmiş görünüyor. Zaten sekülerliğin ana teması da bu. Hâsılı mevzunun imanımıza musallat olan bir tarafı var.

Sekülerleşme yüz yılı inşa eden Batı aklı ve kültürünün tesiri altında kalmanın tabii sonuçlarından bir sonuç olarak görülmelidir. Yüz yılı inşa etmiş Batının tesiri altında kalmak elbette kaçınılmazdır lakin mesele Batıdan bir takım ilmi-teknolojik ve hatta kültürel şeyleri almak değil, oradan bir şeyleri nasıl alacağımız hakkında bilgi-eğitim anlayış sahibi olmamaktır. Vücudumuzda dışardan bir şeyleri alıyor ama mesela domates yediğimiz için bizler domatese dönüşmüyoruz. Vücudumuzun o dışardan alınan şeyi bir kendine mal etme kabiliyeti var, dışardan alınan şeyi kendi hasrında eritme kendine dönüştürme kabiliyeti.

Batının ilmi verilerini, Müslümanca bir bakış açısının malı haline getirerek, Müslümanca bakış açısının hasrı içine sokarak alabilmek, mesele kilise taşlarından cami inşa edebilecek bir anlayışa erdikten sonra alabilmek… Batıdan ilmi alıp o ilimle gelip burada bir Batı inşa etmenin neresinde bir marifet olduğu söylenebilir? Gittikçe çamurlaşmamızın ve ancak dünya çapında bir “dünya görüşü; Büyük Doğu-İBDA” ile içinden çıkabileceğimiz sorunların kaynağı burasıdır. Şuur süzgecini inşa edememek, neyi nasıl alacağımızı bilememek…

Bugün bize ölümüne düşmanlık yapan Batılı güçler, bizim dinimizin folklorik yönüne karşı değil ki, ona yönelik düşmanlık yapıyor değil ki? Daha dün diyebileceğimiz bir zamana kadar Batılı devletlerde yaşayan Müslümanlar, Türkiye’deki Müslümanlardan daha serbesttiler.

Öyleyse bugün bize düşen temel iki borçtan birisi kendi şuur bütünümüz-ahlak-anlayış yapımızı, değerler dünyamızı, iş ve olaylara bakış açımızı- içimizi- kendi Müslümanlık aslımıza, kökümüze uygun şekilde inşa etmek ve o şuur yapısına uygun folklorumuzu yani kendi yaşam tarzımızı ortaya koyabilmektir. Fert olarak şahsiyetimizi bulamaz, diğerlerinden farkımızı ortaya koyamazsak millet olarak var olmayız. Var olma çabamız manasız kalır. Mesela aynı bir İngiliz’e benzeyeceksek niye var olalım ki?

Hürriyetimizi istiyoruz:

Yaşam tarzımızı ortaya koyabilmenin biricik şartı da onun müfredatını oluşturabilmek ve eğitimini verebilmekten geçer. Hürriyet davası da bu aşamadan sonra konuşulabilecek bir mevzudur. Yaşam tarzının eğitimini almış olan insan hürriyetine kavuşur. Aksi halde eğitilmemiş akıl, eğitilmemiş nefsin hürriyetinden bahsedilemez.

Şoförlükten anlamayan bir adama canı araba sürmek istedi diye arabayı vermek ona hürriyetini vermek değildir. Ona şoförlüğü-trafik kurallarını öğrettikten sonra arabayı teslim etmek ona hürriyetini vermektir. Ve daha sonra ki süreçte o öğrendiği kuralları kendince maniple edebilir. Zira Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle insanın anladığı üzerinde tasarruf hakkı vardır.”

O taksi şoförüne eğitim vermeden taksiyi teslim etmek nasıl onun hürriyetine değil gidip bir yere toslamasına yardımcı olacaksa bize dayatılan hürriyet de bu güne kadar olduğu gibi yalnızca çürümemizin hürriyeti olur.

Biz tepeden inme-silah zoruyla dayatılmış Batı tipi yaşam tarzıyla hürriyete kavuşmadık, yolumuzu-yönümüzü böylece de hürriyetimizi kaybettik, hürriyetimizi ancak kendi yaşam tarzımızın eğitimini alarak elde etmiş olacağız.

“Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan” hesabı vakvak olamadığımız gibi bülbül olmak vasfımızı da kaybedince ortaya hürriyet çıkmıyor, bu kafa karışıklığı, şuur bulanıklığı ancak bizlerin düşmanlarımız elinden çok iyi sömürülebilmemizi sağlıyor. Sömürülmemizin de önüne geçebilmenin yolu kendi yaşam tarzımızı inşa edebilmekten ve onun eğitim kurumlarını inşa edebilmekten geçiyor.

Biz gibi biz olabilmenin başka yolu yoktur.


Hayatın en büyük hakikatlerinden olan ölüm gerçeği ile tanışmak bizlerin hayatı gerçekten ne için ve nasıl yaşamamız gerektiğini gösterir, lüzumsuzluklardan arındırır, asıl olanı aramaya iterken… Şehitlik şuurunu,bu bir ölmek- öldürmek davası değil temel de bir HÜRRİYET davasıdır,  merkezine almış bir müfredat, yiğitlerden ve adamlardan oluşan bir memleket idealine giden yolun açık adresidir. Lakin bu bir dünya görüşü mevzusudur. Ve hadi aslanlarım vatan millet Sakarya denilerek olacak iş değildir, bugüne kadar olmadığı gibi…

“Öleceğini unutma” diyen İslâm ile “Sımsıkı sarıl hayata” diyen Batı ideolojisi arasındaki temel farklardan birisi de bu nokta… Kötülüğün kaynağı da burası: Yaşamak için her haltı yap!!!  Batı, kötü olmaya mahkûmdur.

Güya hürriyet pazarlayan Batılı, ölüm korkusu ile mahkûm, Hakikate esareti idealize eden  Müslüman, şehitlik şuuru ile gerçek mânâda hürdür.

Mütefekkir Salih MİRZABEYOĞLU’nun ifadesiyle; ” Hürriyetin, bilgilenme – idrak keyfiyetiyle aynı olduğunu bilenler, imân’ın da hürriyetin aynı olduğunu bilirler… O hâlde, bâtın kahramanları, yâni iradesi Allah’ın iradesi olmuş olan gerçek insan soyu, kul haddiyle mutlak hürdürler!..  (Tilki ünlüğü/2,shf: 332)

Hürriyet bu hürriyet; bu hürriyet için medreselerimizi istiyoruz. Doğrusu yanlışıyla tüm hürriyet arayan insanoğlunun aradığı, şehitlik şuurunun ufkunda tüllenen bu hürriyet uğruna yaşamaya ve elde etmek için bir hayat vermeye değmez mi?


Kendi yaşam tarzının müfredatını ve eğitim sistemini oluşturamamış olanın kendi şuurundan, kendi şuurunu inşa edememiş olanın şahsiyetinden, kendi şahsiyetini inşa edememiş olanın hürriyetinden, kendi hürriyetini tanımlayamamış olanın kendine has medeniyetinden bahsedilemez. Şehitlik şuuru üzerinden inşa edeceğimiz şahsiyetimizin, o şahsiyete kazandıracağımız hürriyetimizin yaşanmaya değer hayatı, kendimize has medeniyetimizi inşa edebilmenin biricik yoludur.

Ahlakta, sanatta, ilimde, fende, evlenmede, boşanmada, ticarette, hayatın günlük işlerinde bu şehitlik şuurunu varoluşunun, hayata verdiğin mananın, hayatı izah ediş şeklinin merkezine oturtabiliyor, bunun müfredatını-eğitim usulünü ortaya koyabiliyor musun? Dert bu dert!!!

Medreselerimizi istiyoruz:

“Hürriyet İlkokulu, Devrim Ortaokulu, Gazi Lisesi’nde okumuşum… Sonra dalga geçer gibi dinini öğrenmenin önünde engel mi var diye sırıtıyor haspam karşımda…

İtin kopuğun eline bırak milleti, sonra da gelsin Müslümanlara eleştiriler… İyi niyetli olmadığı, Müslümanlığı ortadan kaldırmaya yönelik bir ihanet uygulaması olduğu açık değil mi?

Dinimizi onun bunun elinden kırık dökük değil adam gibi ve “neyse o” şekilde olduğu gibi tüm hakikatiyle öğrenebileceğimiz ve dışardan kimseden öğrenme ihtiyacı duymayacağımız, hem dini bilgimizi tedris edeceğimiz hem de din ahlakının eğitimini olması gerektiği gibi alabileceğimiz eğitim kurumlarını istemek, bu devletin asli unsuru olarak biz Müslümanların, 15 Temmuz ihanetini tekbirlerle püskürtmüş biz Müslümanların en tabii hakkı değil mi?

Müslüman bir ülkede, geçmişi gibi geleceği de ancak Müslümanlık üzere var olabilecek bir ülkede, Batılı yaşam tarzını esas alan okulların açılması gayet doğal kabul edilirken Müslümanları Müslümanca davranmadıkları için birçok konuda acımasızca eleştirenlerin İslâmca yaşam tarzını esas alan, İslâmi bilgi ve ahlak eğitiminin verileceği okulların açılmasına mani olmanın, desteklememenin bunun kavgasını vermemenin Müslümanlık ve Müslümanlara yönelik art niyetten başka bir açıklaması olamaz.

Bu gün en azından yatılı okulların bir kısmı bu konuda pilot uygulama olarak kullanılabilir. Batılı değerleri esas alan yatılı okullar olabiliyorken Usul ve müfredat, mahiyet kısmı ayrıca konuşulmak üzere bin yıllık medeniyetimizi var eden Medrese tarzı yatılı okullarımız neden olmasın?

Dini eğitim veriyoruz diye kendi tezgâhını çoktan kurmuş çevrelerin işine gelmiyor olabilir bu teklif, dini tahrif etmek için görevlendirilmiş dışardan her türlü desteği bu yolda alan hain çevrelerin de işine gelmiyor olabilir. Ama aslımıza dönme gayretinde olduğunu söyleyen siyasi iktidarın nasıl bir mazereti olabilir?

Bu mevzunun İmam hatiplerle karıştırılmaması gerekiyor. İmam hatipler Batılı bir yaşam tarzı içerisinde bir takım İslâmî bilgiler veren kurumlar olmaktan öteye geçememişlerdir. Oysa Batılı yaşam tarzı içerisinde bizler bir Batılı gibi düşünmeyi hissetmeyi öğreniyoruz. Bir Batılı gibi düşünüp, hissedip Müslümanca yaşayabilmek söz konusu olamaz. Bu şartlarda kimse bizleri Müslüman ahlakına uygun yaşamamakla itham edemez. Bu gün Müslüman çevrenin içten içe çürüdüğünü söyleyen kesimin esasen söylemek istediği içten içe değişiyor, Batılılaşıyor olduğumuzdur.

İllegalitenin, istismarın, yanlışın önüne geçmek istiyorsan bu yolu açacaksın. Bu yolu istismar etmeden açacaksın, bu yolu demokratik, liberal değerlere kurban etmeden açacaksın, hakkını vererek açacaksın. Açacaksın ki ne FETÖ olsun, ne IŞİD olsun…  Adam utanmadan FETÖ vesilesi ile cemaatleri eleştirebiliyor ama “Yahu bu işi niye medreselerde devlet adam gibi yapmıyor” diyemiyor?

Kastı din düşmanlığı olmayan her kesimin savunması gereken bir haktan ve ihtiyaçtan bahsediyoruz. Amerika’nın en kaliteli okulları dini temelli okulları olabiliyor da bizim çocuklarımız neden ayrıca bir de Kurân-ı Kerîm kursuna gitmek zorunda kalıyorlar?

Medreselerimizi açmamak, kapatanlarla aynı safa düşmektir. Medreselerimizi kapatanlar kötü ve ahlaksız bir yaşam tarzını bu millete tepeden inme dayatmak için kapattılar. Aslımıza dönmemiz kavgasını verdiğini söyleyen siyasi iktidar bir an önce üzerindeki bu sorumluluğun gereğini yerine getirmelidir.

16.cı yıl hediyesi olabilir mesela.

Siyasi iktidarın 15 Temmuz ihanetini tekbirlerle püskürtmüş bu aziz millete borcudur ilkokul, ortaokul, lise denkliği olan medreselerimizi vermek. Birileri saltanat sürmeye devam etsin diye verilmedi onca şehit, o büyük tarihi kavga… 15 Temmuz zaferini tekbirlerle kazanmış bu halka ödül olarak ne verdiniz Allah aşkına?

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.