Eskiden beri İngilizce dersini sever, sevdiğim ölçüde de başarılı olurdum. Bu sebeple de dersin hocaları ile aram hep iyi olmuştur.
Ortaokuldaydım ve hocamız İngilizce hikâye kitapları okuturdu. Onları çevirmek epey kolay geliyordu. Kelimeler basit, cümleler basit… Hocam bana bunların çok kolay geldiğini fark etti ve hikâye kitabı yerine başka bir kitap verdi: “Mustafa Kemal’in Hayatı.” Hakikaten diğer kitaplara kıyasla daha zordu. Çevirmek vaktimi alıyordu. “Yüce, kahraman, cumhuriyet, bağımsızlık, zafer” gibi kelimelerin İngilizcesini o yıllarda öğrenmeme vesile olmuştu bu kitap. Kelime dağarcığımı geliştirdiği için de ayrıca mutluydum.
Şimdilerde fark ediyorum ki çağdaş İngilizce hocamın amacı bildiğim şeyleri görüp sıkılmamam, yeni kelimeler öğrenmem falan değilmiş. Yaşım çok büyük sayılmasa da ben o zamanlar kapalıydım. Beni okul dışında kapalı gören hocam beynimin yıkanmasına ve küçücük çocuğun zorla(!) kapatılmış olmasına üzülmüş olacak ki gözümü açmaya çalışmış. O zaman ne hocamın istediği yönde gözüm açılmıştı ne de bu gerçeği görmüştüm… Ama şimdilerde iyice açıyor gözümü. Normalde şefkatle elini öğrencisinin elinin üstüne koyan bir öğretmen, kendi görüşüne hiç zarar vermeyen bir olaya bile tahammül edemeyip o küçük eli yavaş yavaş ezmeye çalışıyor. Niyeti kendince iyi; o bir öğretmen ve sorumlu olduğu hayatlara bilinç aşılamak, onları iyiye ve doğruya yönlendirmek gibi görevleri var. Ayrıca ona göre bunu yaparken kullandığı her yöntem mubahtır. Fakat problem şu ki doğrular kime göre doğru? İyiler kimin nazarında iyi? Akranlarından, büyüklerinden ve yöneticilerinden hırsını alamayan öğretmenin, yetiştirdiği çocuğa abartılı cumhuriyet sevgisi, laiklik ve çağdaşlık dersi vermeye çalışması ona göre doğrudur. Onu notla tehdit etmesi ise içten içe kendinin bile tasvip etmediği fakat mubah olan yöntemlerdendir. Ne yollardan geçmişiz diyorum, ne imtihanlarmış…
Sözde demokratik güzel ülkemde birbirini hazmedemeyen görüşler var olduğu müddetçe bizim imtihanlarımız da bitmez.
(*) M. Kemal