Bırakın Ölelim,
Onların Ölmediklerine Değmiyor!
46 yıl olmuş, dile kolay… Bizim neslimiz henüz ortada bile yoktu o zamanlar. Teknolojik bütün silahların bir tarafta olduğu, diğer tarafın ise sadece ellerinde sapanı olduğu bir savaş. Bir taraf çirkin kahkahalarıyla en güçlü olduğuna inanırken diğer taraf yüreğindeki imana güvendi. Böyle başladı kutsal toprak kavgası. Her iki dinin kutsal saydığı topraklar için tüm dünyanın sessizliğe büründüğü bir savaş -sanıyorum bu esnada ustalaştı dünya üç maymun oyununda-. Ölenler, yaralananlar… Kadın, yaşlı, çocuk dinlemeyen bir savaş.
“Öldürme!” diyordu İslâm; “Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı canı öldürmeyin…” öldürecekse bile; “Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki verdik. O da öldürmede aşırı gitmesin.” diye uyarıyor. Bozulmuş Tevrat ise; “İhtiyarı, genci ve ere varmamış kişi ve çocuklarla kadınları helak için vurun, gözünüz esirgemesin ve acımayın!”, “Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da gözleri önünde yere çalınacak, evleri çapul edilecek ve karıları kirletilecek!”, “Et yiyin, kan için!” diyordu. Herkes inandığı dinin gereğini yaptı Kudüs’ü kazanmak için. Bilirsiniz, bir savaşta ne kadar acımasız olursanız o kadar kazanırsınız. İnandığınız Tanrı bile sizi durdurmuyorsa vicdanınızı kaybetmeniz normalleşir.
Hiç yaşamadık ama biliyoruz ki kolay değildir bomba sesleri içinde çocuğunu uyutmak, yemek bulmak, yaşamak… Bazı Filistinli kardeşlerimiz bu zulme çok dayanamadı. Hicret ettiler daha emin memleketlere. Hiçbir yer vatanın yerini tutar mı? Ensarlar asr-ı saadeti hatırlarlar mı? Biliyorlardı Filistin adını her duyduklarında ağlayacaklarını ama gitmek zorundaydılar. Ve kalanlar vardı… Onlar ya şehit oldular ya da kendi yollarında yürütecekleri, mücahitler yetiştirdiler. 46 sene geçti. Hâlâ mücadele ediyorlar. Bakın Filistin haritasına, kalitesiz bir silgiyle silinmiş gibi… Geriye kalanlar ne kadar az. Olsun, Kudüs bizim! Olsun mabedimiz bizim! Varsın hepimiz ölelim, onların ölmediklerine değmiyor!
İsrail bu, işini riske atmayı sevmeyen dünyanın biricik otoritesi(!). Hiç bırakır mı vakayı böylece? Belki de yıllar önce planladıkları çirkin oyunların tohumlarını saçtılar dünyaya. Müslümanların yaşadığı her yere. Savaş, darbe, diktatör lider… Allah’ın dinini az bir dünyalık karşısında değişen Müslüman sıfatlılar bizi hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar da olmaz dediğimiz ne varsa, tam da o kadar oldu. Bir gün kardeşine ağlarken başka diyarlarda bir Müslüman, yarın kendi yarasını sarmaya çalışır oldu. Bütün dünya tıpkı küçük bir çocuk gibi o yöne bakıyor fakat gözlerini kapatır gibi yapıyor. Bizim birbirimizden başka kimsemiz yokken artık kendi derdine düşüp birbirini unutmuş insanlar olmamızı istiyorlar. Oysa Allah “Parçalanıp ayrılmayın.” diyor bize. Biz Allah’ın öğüdüne sımsıkı bağlanıyor ve dualarımızda ilk sırayı yılmadan kardeşlerimize veriyoruz. Onlar istiyor ki ümmet uyusun, Kudüs unutulsun. Bizse onlara istediğini vermemek için direniyoruz. Vazgeçmiyoruz.
Ya İsrail artık küçük oyunlar peşinde ya da yaptıkları planın küçüklüğünü göremeyecek akıl seviyesinde. Üçüncü bir ihtimal var ki daha korkunç; dünyayı susturmayı artık iyice öğrendiler ve planın kalitesiyle ilgilenmiyorlar!
İmtihanı zor eyleyen Allah’ın asırlar önce verdiği müjdesine kulak kesilelim: “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.”
İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.
İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.