Sevmeyi öğrendim, sevdikçe zenginleştiğimi bu zenginliğin beni daha insan yaptığını öğrendim. Ben her şeyi çok sevdim ve hep zengin bir insan oldum. Sevmenin zenginliğine diğer zenginlerin parayla satın alamayacakları şeyleri sığdırdım. Kimi zaman bir çocuğun yüzündeki kocaman gülümseme oldu bu, kimi zaman çiçeğin üstündeki çiğ damlasının pırıltısı, kimi zaman bir duanın âmini, kimi zaman ise “iyi ki varsınız” la var olmanın şükrü.
Sevginin insanın kendisi ile başladığını, başka türlü kimseyi sevemeyeceğimi öğrendim kendimle barışıp, kendim dışındaki her şeye daha olumlu baktığımda. Mutsuz ve kompleksli hallerimi düşündükçe sevilen biri olmanın kendimizi sevdikçe mümkün olduğunu, “kendi sevmediğimiz kendimizi başkalarına asla sevdiremeyeceğimizi” gördüm. Sevginin çok yüce gönüllü olduğunu, isteyen herkesin kalbine hesapsızca gidip misafir olabileceğini sevgiyi her daim kalbimde hissettiğimde anladım.
Umut etmenin yaşama belirtisi olduğunu, en zor zamanlarımızda yoğun bakımdaki hastanın başkalarına verdiği tepki kadar heyecan verici olduğunu öğrendim. Umudun kendimize ve başkalarına “ben de varım” demenin başka bir şekli olduğunu gördüm, zor zamanlarımda bana yaşam enerjisi verecek nedenler arayıp var olmaya çalışırken. Umudumu yitirdiğimde her bahar açan çiçeklerin bana uzun süre yetecek umut taşıdığını ve onu başka bahara kadar besleyip büyütmemin iyi olduğunu gördüm.
Güven kelimesinin hayatı dengelediğini, dengeyi yitirdiğimizde bir tarafın hep kaybedeceğini öğrendim apansız yitirdiğim güvenin arkasından bakakaldığımda. Önce kendime güvenmeyi öğrendim, güvenin iyi bir yaşamın temeli olduğunu, her taşı ilmek ilmek sabırla işleyip, sonuna kadar sahip çıkmam gerektiğini öğrendim sorunlarla baş edip ayakta sağlam kalabildiğimde.
Yalnızlıkla yaşamayı hatta onunla anlaşabilmeyi öğrendim. Kendime zaman ayırabilmek için yalnızlığımla barışmayı, ona küsersem aslında kendime küsüp hayata sırtımı döneceğimi gördüm. Ve aslında yalnız olmadığımı da öğrendim en yalnız zamanlarımda duaya yöneldiğimde. Duanın hayatımdaki önemini fark ettikten sonra ise O’nu hak etmek için iyi insan olmanın yeterli olduğunu anladım.
İhanetin kalbi yaralayıp geçen bir acı olduğunu bana ihanet ettiklerinde ve kalbimdeki yara gözyaşı olarak akıp giderken fark ettim, ihanetin ardından suçlu ya da neden aramanın bana zarar verdiğini, ihanetle beraber nedenlerin de gözyaşlarımla toprağa karışması gerektiğini öğrendim.
Gülmenin ya da gülümsemenin yakışmadığı kimse olmadığını gülmeyi öğrendiğimde gördüm. Asık suratlı dolaşmanın insanları karizmatik ya da hanımefendi değil itici ve sevimsiz yaptığını gördüm. Gülmenin de hafif meşreplik değil samimiyet olduğuna inandım beklenmedik yerlerde attığım kahkahalarımda ve gülmekten gelen gözyaşlarım yüzümü gözümü sarıp sarmaladığında.
İftiranın insanın onurunu zedelediğini, canını acıttığını, zincire sarılmış gibi dört bir yandan sardığını anladım ağırlığından hareket edemediğimde. İftira sahibinin haline acıdım benim diğer dünyamda çekeceği yükü düşünürken. Ama en çok bir insanın nasıl bu kadar basit ve paranoyak olacağını düşünmenin bana bir faydası olmadığını, her şey gibi bunun da karşılıksız kalmayacağını gördüm keser – sap muhabbetinde.
İyi bir aileye sahip olmanın bu dünyada insanın başına gelebilecek en iyi şey olduğunu hissettim ailemin her bir bireyinin varlığına şükrederken ve iyi ailelere özlem duyan insanlara hüzünle bakarken.
Keyifle yapılan bir işin hobi olduğunu, hobinin tutkuya dönüşeceğini öğrendim işime dört elle sarılıp her anından keyif almaya bakarken. İş yerinde geçirdiğim zamanın evde geçirdiğimden vakitten daha fazla olduğunu düşününce bir kez de işim için şükrettim.
Yazmayı öğrendim, yazarken kendime yolculuklar yaptığımı, her yolculuğun beni yeni cümlelerle yeni dünyalara bağladığını keşfettim.